20 Gün Sonra Ölecek Olsanız..

[Spoiler içerir]

Kendisi olmanın muhteşemliğin farkında olmayan Hazel, ailesinin Amsterdam haberiyle, nefesinin müsade ettiği ölçüde coşkuyla gülerek, çok mutlu olur.

Sonra dönüp kendi ciğerleriyle konuşur. Görünüşte onlara emir verir gibidir lakin izleyici olarak bizlerin de bildiği üzere, neşe ve emirle karışık bu konuşma belki de yalvarırcasına bir “N’olur” konuşmasıdır. Ne olur bir hafta daha.. Azrail’in son hamlesini en iyi siz biliyorsunuz, her soluğum her an bir ızdıraba dönüşebilir.. n’olur bir hafta daha bana müsade edin.. 

“Issız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey ne olurdu?” gibi farazi sorulara pek bi gevezelik ve gevreklikle cevap veririz. Soru, “20 gün sonra ölecek olsan, bunu gerçekten biliyor olsan ne yapardın?” şeklinde olduğunda geçiştirmelik cevaplar veririz. Ama çoğu zaman gerçekten bunu düşünmeyiz.

Durun! Bir an durun -belki hemen şimdi- bir kaç dakika durun. Kaçmadan, gerçekliği çarpıtmadan, harbi olarak düşünün:  20 gün sonra öleceğinizi kesin bir gerçeklikle biliyor olsanız ne yapardınız?

Steve Jobs’un da dediği gibi, her günü son gününüz gibi yaşarsanız, bir gün mutlaka haklı çıkacaksınız. Ve o gün; her gün yapmış olduklarınızdan mutlu ve mutmain olarak son nefesinizi verirsiniz.


Bir hastanın -sıradan olmayan- sıradan bir günü vurgusuyla, hava alanında yanlarına gelen küçük kız sahnesi, uçaktaki metafor ve duygu dolu bakma sahnesi sonrası ekranı Amsterdam sokakları doldurur.

//Dikkatli izleyiciler buradaki taksilerin Mercedes olduğunu görebilir. Bunu ilk Viyana’ya gittiğimde görmüş ve şaşırmıştım, sonra jeton düştü; bi kişi çok basit bir arabayı 1 aylık maaşıyla, güzel bir arabayı 8-12 aylık maaşıyla zaten alabiliyordu ve almışlardı da. Ekstra durumlar için daha süper arabalar kullanılıyordu. Bkz. Uber‘in kelime manası 😉

Romantik bir akşam yemeğinde biraz yıldız içtikten sonra, konu derin mevzulara da gelmiştir: Tanrı, ahiret, hayatın anlamı/amacı..

Yazar ya da yönetmen direk konuyu açmamıştı ama az önce biz de dolaylı olarak derin sorular sormuştuk. Film burada, “benim sormak istediğim ama sormadığım soruları kendi kendinize sordunuz, bilmem sizi yönlendirdiğimin,  farkına varabildiniz mi? Ve işte buradayız”  diyor sanki..

Biraz daha yıldız?


Görsel 1, Film görselleri The Fault in Our Stars

Kendin olmakla o kadar meşgulsün ki ne kadar eşsiz olduğunun farkında değilsin

[Spoiler İçerir]

Ciğerlerini elinde taşımak yüzünden zaten manen yorulmuş haldeki Hazel, belki de hayatının son isteğinin önüne engeller çıkmasıyla bunalır. Gökyüzü dar gelir.

Agustus, hüzünlü salıncağı(?) görmeye gelir. Hazel’in onu uzak tutma çabalarının boşa çıkağını söyler. Hazel ise kendisinin her an patlayabilecek bir bomba olduğu için zayiatı az tutma sorumluluğu hissettiğini söyler. Daha önce de geçmiş olan, alıntılara bolca konu olan o sözü yeniden duyarız:

Kalbimin senin tarafından kırılması, benim için bir ayrıcalıktır.

İçlerine tutsak ettiklerini söylemiş olmanın verdiği rahatlama hissiyle, çiftimizin güzünde tebessüm için yer açılmış olur.

Ve hüzünlendirici salıncağı elden çıkarmaya karar verirler. İlan verirken daiları Hazel’in doğallığı, Agustus’u dile getirir: (-John Green, bu kez Agustus’un dilinden konuşarak, sanatını konuşturur- )

Kendin olmakla o kadar meşgulsün ki ne kadar eşsiz olduğunun farkında değilsin.

Çocuklar gibi.. oldukları şekilde.. arı.. duru..
Bu noktada instagram kullanıcılarının en az yarısına laf atmak isterim. Olmadıkları gibi görünmekle o kadar meşguller ki, kendi özlerini unutmuş durumdalar. Ne gam ki görünmek istedikleri gibi de olmadıkları için ortada kalarak kendi bunalımlarına zemin hazırlamaktadır. //ki bi çoğu tatminsiz-mutsuzluk hastalığına yakalanmış bile çoktan :/


Sekans değişir..

Hazel Hollanda’dan, Peter Van Houten’ın asistanı Lidewij‘den mail almıştır. Ayın 4’ündeki ziyaretlerine kalacakları otelin Peter’ın evine bir sokak ötede olduğundan, ilk gün jet-lag olacakları için yarın 5’i sabah 10’da kahve içmeye davet etmektedir. Ve elbetteki kitap hakkındaki soruları için. Sonrasında müzeye bir gezi yapabileceklerinden de bahseden Lidewij en iyi dilekleriyle maili sonlandırmıştır.

//Yönetmen, mailin üzerinde bu kadar detaylı durmuyor, 1 saniye gösterip geçiyor. Bazen satır aralarında gizli süpriz yumurtaların olduğunu bildiğim için özellikle durdurup okudum. //ki senaryonun akışı hakkında kendi içinde küçük spoiler veren bir mail imiş 😉

Hazel, mailin şaşkınlığıyla annesine seslendiğinde, mini bir drama yeniden şahit oluruz. Saati belli olmayan bir bombadan çocuğu olan annenin yaşamı böyledir der gibi- Annesi yine panik halinde aldığı duşu bırakıp koşarak gelir.

Anne ve Babası Doktorları ikna etmeyi başarmış ve geziyi ayarlamıştır. Sahnede bir annenin endişeli paniği ve hemen ardından çocuğunun mutluluğuna mutlu olması çok güzel sunulmuş..

 


Görsel 1, Film görselleri The Fault in Our Stars

Sorun, Gökyüzü

[Spoiler içerir]

Azrail ile Oyun kolay değildir, senin hamlelerin varsa onun hamleleri de olacaktır elbet.

Hazel, annesini ve doktorunu Amsterdam için ikna eder ama akşamına adeta “Şah!” diyen bir ses duyar. Sesin sahibi bellidir. Sıra ondadır ve hamlesini yapmıştır: Hazel’in ciğerleri sıvıyla dolmuştur. Her iki manada da soluğu acilde alır.

// Pesimitliğini pekiştirmek isteyen olursa bi ara “Tanrı ile Satranç” konusunu tartışabiliriz..

Filmin içinden dışarı sıyrılıp baktığımızda sahnede; yerinde ve tadında kullanılmış bir ağır çekim var. Aynı zamanda atmosferi dramatize eden üflemeli çalgılardan çıkan bir müzik eşlik ediyor  -abartmadan dozunda- ki hepimiz biliyoruz ki; Filmlere RUH veren şey MÜZİKTİR.

// Sur’a üflemek, titreşim, frekanslar ve sicimler üzerine başka tartışma da yapabiliriz..

Hastanede kurul toplanır ve risklerin daha da arttığını söyler. Bu esnada Hazel’in anne ve babası el ele tutuşmuştur. Beklenen sonun yaklaştığını duymakta oldukları için farkında olarak ya da olmadan bir birlerine destek olmaktadırlar. Hazel’in çaresizlik nüfuz etmiş gözleri, ebeveynlerinin ellerine takılır, zihni ise geçmişe..

Benzer bir olay daha öncede olmuştur;
Hazel, annesinin “Artık anne olamayacağım” vaveylasıyla ıslanmış göz yaşlarına şahit olmuştur.

Şimdilerde beden ve zihin tembelliğine kucak tutan “yapacak bir şey yok” sözünün, gerçeğe en yakın manasını yaşamıştır. Ölüme karşı, çaresizliği, hücrelerine yavaşça sindirmekten başka, gerçekten yapacak bir şeyi yoktur.

// “En azından şimdilik!” diyerek topu, yakın zaman önce 12 Milyar Dolar değerlemeye ulaşan Samumed’in kurucusu Osman Kibar’a atıp devam ediyorum..

Neredeyse 30 defa okuduğu ve sürekli yarım kalan kitabın bizzat yazarı davet etmiştir ama doktorlar -özellikle başkan olan- bu Hollanda gezisine izin vermemiştir. Zaten her gün hücresel yıkımda olan Hazel psikolojik olarak da yıkılmıştır. Üzerinde neşeyle savrulduğu salıncak bile hüzünle yas tutmaktadır.

Nihayet Agustus’u arar. Karşıdan gelen “İyi misin?” sorusuna karşılık Hazel, -yine detay ama yine efsane naiflikteki bir oyunculukla- “Hayır” yanıtını verir.

Ardından yazar John Green, kendini alkışlatan bir ustalıkla Hazel karakterini konuşturmaya devam eder:

 


Görsel 1Görsel 2, Film görselleri The Fault in Our Stars

Azrail ile Oyun Oynamak

[Spoiler içerir]

Bazı yönetmenlerimize taş attığım, yarıdan başlayan sahnede Agustus, yine bir süpriz peşindedir. Hazel’e cinlerden dilek hakkını kullanmasını söyler. Dilek hakkını Disney Land için kullandığını öğrendiğinde onu ti’ye alır.

Filme serpiştirilmiş, “ölümcül hastalığı olan birisinin, sıradan bir günü nasıl geçer” doğasındaki bir sahne sonrası, hastaneden dönen Hazel’i, Agustus elinde lale demetiyle beklemektedir.

 

Üzerinde ise Dunking Dutchman lakaplı, NBA oyuncusu Rick Smith forması vardır.   (“Dunking Dutchman” belliki kafiyeli olsun diye söylenmiş ama şahsen pek de ısınamadık, bu ne garip nick arkadaş)
Orası Amerika olduğundan olsa gerek Rik Smith, Hazel’in babası için de tanıdıktır. Bu vesileyle Agustus ile tanışmış olur.

Agustus pat diye, Hazel’i pikniğe davet eder. -Aslında öyle ani değildir, çiçekten formaya Agustus her şeyi planlamıştır, manalarını az sonra öğreneceğiz.- Hazel hazırlanırken, babası ile kısa muhabbet ederler. Babası Hazel’in ona ayak uydurmak isteyeceğini, bu esnada onun halen hasta olduğunu unutmaması gerektiğini öğütler.

Agustus, piknik yeri olarak;  Hollandalı bir sanatçı olarak Joep Van Lieshout‘un yapmış olduğu Funky Bones isimli şehir sanatı alanını seçmiştir: Devasa bir iskelet, oyun parkuru olarak kullanılmaktadır.

//Ne güzel ki, izleyiciyi ahmak yerine koyup tane tane açıklama yoluna gidilmemiş ve Ölümle Oyun Oynamak gibi çıkarımlar seyirciye bırakılmış.

Bu arada ben de film sayesinde öğrendim: Joep Van Lieshout‘ın eserlerinin çoğu bu tarz ironiler içeriyormuş. Sanatını imalı hatta bazen radikal şekilde eleştirel amaçlı kullanmaktan çekinmemiş.

 

Derken, Agustus’un neden bu kadar Hollanda bağlantılı şeyler kullandığı anlaşılır; Lale, forma, funky bones, peynir, portakal suyu.. Cinlerle konuşmuş, bir ay sonrası için Hazel’ın da gelebileceği bir Amsterdam gezisi ayarlamıştır!

Hazel, Agustus’un tanıştıklarından bu yana hep ” Just Do It / Yap! “ felsefesinde hareket ettiğine tanık olmuştur.

“Senden süprizler beklenir.. ama bu kadarı olabilir mi?” diyen bakışlarla bakmaktadır. İçten içe doğru olduğunu bilse de istemsiz olarak ilk saniyeler inkar eder ama büyük bir mutlulukla ikna olur.

 


Görsel 1, Görsel 2, Görsel 3, Görsel 4, Film görselleri The Fault in Our Stars

 

Okay?

https://murattatar.xyz/wp-content/uploads/2018/10/okay-okay.jpg

[Spoiler içerir]
Van Houten
‘dan gelen yanıtın şokundan çıkan çiftimiz, saatin su gibi akıp gittiğini fark eder.
-Artık uyusak mı?
-Tamam.
-Tamam.

..bu diyalog “Okey – Okey – Okey… ..” loopuna girer.. Isaac’lerin “Sonsuza Kadar“ı, Hazel ve Agustus için “Okey-Okey” olmuştur.

Filmdeki bu diyalog gerçek hayatta da çok sevilmiş. Öyle ki; WeHeartIt gibi cemilekar siteler ve elbetteki tumblr’da ve çoğu yerde bolca “Okey-Okey” akını yaşanmış. Bunun yanında, kolye’den yüzüğe, kupadan sweatshirt’e kadar çok sayıda baskılı ürünü de çıkmış.

//Burada sevgi pazarlamasından bahsedilebilir belki ve eleştirilebilir. Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki; Tartışmasız en iyi marka sadakati sağlan yöntem: Duygulara dokunan yöntemdir.

Ne kadar sürdüğü bilmediğimiz ama taraflarından en az birisinin uykuya dalışına kadar sürdüğünü tahmin edebileceğimiz bu okeyleşme, ilişkide bir sonraki kademeye geçildiğinin teyidi gibidir.

Sabah ışıkları odasını aydınlatırken Hazel, tam anlamıyla daha yatağından kalkmadan maillerine bakar. Van Houten‘dan gelen bir mail vardır. Mailde yazar, kitabın devamı konusunda aynı huysuzluğuna devam etmektedir  bununla birlikte onları Amsterdam’a davet etmiştir!

Hazel‘in yüksek sesli heyecanına, kızına bir şey olduğu endişesiyle Annesi koşarak gelir. Hazel devam eden heyecanıyla Amsterdam’a gitmekten bahseder ancak annesi kızını incitmeden buna paralarının yetmeyeceğini söyler. Bunu anlatırken hayatlarına sinmiş çaresizlik ve bu çaresizliği kabullenmişliği adeta cisimleştirir. Tam burada filme ara verip, “harika bir oyunculuk! kimdi bu kadın?” diye baktığımda, Laura Dern‘i daha önceden biliyor olduğumu gördüm. Ve emimin ki %90 ihtimalle herkese tanıdık gelecek. Bu kadar yüksek bir oranı nasıl olup da söylüyorum? Çünkü  Laura Dern, Jurassic Parkı ziyaret eden ilk ailedeki Ellie.

//Kendi oranımı desteklemek için söylemiyorum.. “Ben o tarz filmleri sevmiyorum” diyen birisine karşılık olarak “Jurassic Parkı bu cümleyle geçiştiremezsin. Son asrın kültürel mirasına uzak kalmış olursun” demekten çekinmem. //yumuşatarak söylediğim fark ediliyordur umarım 🙂

Anyway..

Kamera, destek grubunun kapısından çıkan çiftimize odaklanmıştır. Sahnede hem içerideki grup gösterilmemiştir hem de konuşma muhabbetin ortasından başlamaktadır. Senaryoda “.. Kütahya’ya gider ..” geçiyor diye illahakine otobüs ve yol sahnesi çekme kafasındaki yönetmenlerimize -ilham almaları umuduyla- duyurulur..


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars

Hayatın Ortası Neresi?

[Spoiler içerir]
Kitap değişimi sonrası iki gün sesi sedası çıkmayan Agustus, nihayet Görkemli Izdırap kitabını bitirmiştir. Ancak o da kitabın beklenmeyen bir anda, bir şeyler başka bir şeylere bağlanmadan, her şey henüz yarımken, yaşanacaklar yaşanmamışken öylece bitivermesine içerlemiştir. Yazar Van Houten, okuyucuyu enikonu ortada bırakmıştır. Kitabın kahramanın kanserli olduğu düşünülürse bu anlaşılabilir olsa da hikayenin ve dahi cümlenin bile nihayete ermemesi; eksik, nakıs, acı ve kekremsi bir tat bırakmıştır. Meraklı-kızgın-kırgın-hayran kelimelerini aynı anda karşılayan sıfat ne ise, Agustus da bunu önüne almış ve o sıfattaşlar arasında katılmıştır.

Hazel, kitap için telefon açar ama neredeyse kitabın sonuna atıf yaparcasına beklenmedik bir durumla karşılaşır:  “Sonsuza Kadar” demekten kendilerini alamayan arkadaşları Isaac ve sevdiği kız ayrılmıştır. –Yazar ve Yönetmen, manidar bir zamanlamayla az önceki beklenmedik sonlara taş atmakta.- Teselli ekibi toplanır. Isaac bir şeyler kırıp dökerken, çiftimiz kitabı tartışırlar.


Sekans değişir..

prizlerle dolu Agustus ve çimlere uzanmış Hazel telefonda konuşmaktadır. Agustus, Van Houten‘dan gelen email’i okumaya başlar..

Ve benim satır arası oyunculuğu dediğim bir sahneye şahit oluruz. Bunlar filmin öyle çok önemli bir sahnesi değildir. Genel akış içinde bir şekilde olması gereken sahnelerdendir. Ancak bazen bazı oyuncular, çok da kıymeti harbiyesi olmayan bu bölümlerde öyle sade ve şirin, öyle doğal ve naif.. bir performans sergiler ki;  detayın d’sindeki deryada yüzenler, aynı sahneyi dönüp dönüp izler.

Büyük bir süprizi duymuş, inanmış ama yine de inancını kuvvetlendirmek isteyen sorgulayıcı bakış/kulak kesilme devam ederken, ardında tazyikle biriken bir sevinç vardır ve az sonra kahkaha ve neşeyle taşacaktır. Bu duygunun oyunculuğa dökülüşünü görmek için bu kısa sahne, aslına hiç de kısa değildir.

Kısa değildir zira; kabullenmekten başka çaresinin olmadığı ölüm randevusuna, her an olabilecek kadar kısa bir süre kalmıştır. İdam mahkumunun son isteği gibi belki de son isteği olacaktır. Üstelik gerçekleşmesi zor bir istektir.

Şaşkınlığın hemen ardından, yıllardır ruhuna işlemiş olan kabullenmişliğin verdiği olgunlukla Hazel‘in 2 saniyelik müteşekkir bir göz kapatışı var ki, hissettiği sevinç dolu memnuniyet ekrandan çıkıp izleyenin de ruhuna nüfuz ediyor.

Sadece göz kapatmayla bile oyunculuk mümkünmüş.

 


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars

Hayıflandıklarımız ve Hatırlamadıklarımız

[Spoiler içerir]
Hazel‘in kitabına karşılık, Agustus da ona bir kitap önerir: Şafağın Bedeli.

O da kitabı hakkında kısa açıklamada bulunur; Onur, fedakarlık ve cesaretle ilgilidir. Ana konusu Kaderini kabullenmek ve Dünyaya bir iz bırakmak hakkındadır.

Kabullenmek..
Çoğu zaman, çoğumuz; elimizde olandan çok elimizde olmayanın daha çok farkında oluyoruz. Kulağımızın var olduğunu -şimdi- ondan bahsedince veya ağrıyınca hatırlıyoruz..
Ya da
Yer yüzüne düşen ilk SU damlalarının şemsiyeciye dönüştüğünü biliyoruz 🙂 ama Titan’da metan, Venüs’te sülfürik asit yağmurları olduğunu unutuyoruz..

Elimizde niye nükleer deniz altı yok diyerek yıllarımızı hayıflanarak geçirmek yerine, elimizdeki yelkenliyi kabullenip bununla harekete başlasak, yerinde saymaktan çok daha fazla yol almış oluruz..

Dünyaya İz Bırakmak..
Her defasında anmaktan ve izlemekten keyif aldığım bir reklam var. Şimdi burada da bahsetmesem olmaz.

Yine bir pazartesi.
Birbirini taklit eden günlere aynı şekilde başlama vakti.

Bugün kesinlikle arabayı çarpmayacaktın. Dün de, önceki gün de..
Kesinlikle.

Her gün açık, hep iki şekerli..
“Her zamankinden olmasın lütfen” diyebilmek isterdin değil mi?

Farkında olmadan gün bitti yine.
Aynı kanepede, aynı saatte.
İşin kötüsü, bir haftadır aynı sayfada.

İşte bu senin hayatın.
Biraz uzaktan bakınca geride bıraktığın iz, bu kadar aslında..

 

Ölmemiş insan, yaşıyor sayılır mı? sorusunu, her günü reklamdaki gibi geçen birisi için sorsak, nasıl bir cevap alırız acaba? Hafta sonları?

Reklamdaki sahile bırakılmış izler harika. Bununla birlikte her tür alandan olabilecek bir eser bırakmak da önemlidir. Bi tablo, bi heykel, bi beste, bi film, bi söz, bi yazı, bi yazılım, bi icat, bi icraat, bi dernek, bi vakıf..
Bu bağlamda face’de like’a basmak ile steemit’te yazı yazmak arasında dağlar kadar fark olduğunu bir kere daha belirtmek gerek.

Kahramanımız Agustus da bir iz bırakmak istemektedir. Burada filmin önceki sahnesine bir atıf da var aslında; tanıştıkları destek grubundaki konuşmasında Agustus, en büyük korkusunun unutulmak olduğundan bahsetmişti. Şimdi de dünyaya iz bırakmaktan bahsetmekte. Görüyoruz ki yazar John Green; kitabının kahramanları için kurguladığı karakter özelliklerini, çorbadaki tuz misali eserin her yerine ince ince sindirmiş.

 

Hazel, kendisi için farklı bir türdeki kitabı okumaya başlar. Bu arada filmde en fazla 20 saniye süren bir Uçuk  diyaloğu yaşanır.

Bu yirmi saniye içine 12000 yıllık hikayeler ve son 20 yılın tavan yapmış cinayetleri sığdırılabilir :/

Cennet Annelerin Ayakları Altında olabilir belki ama biri çıkıp “Cehennem Annelerin Dili Üzerindedir” dese çok da şaşırmam hani..


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars

Ölmemiş İnsan

[Spoiler içerir]
Agustus‘un altını çizerek söylediği “gerçek hikayen, ilgilerin, hobilerin, fetişlerin.. sevdiğin bir şey söyle” cümlesi üzerine Hazel, daha önce yönetmenin frame arasında gösterdiği An Imperial Affliction / Görkemli Izdırap kitabından bahseder. Kitabın konusunun kanser üzerine olduğunu öğrenen Agustus, şaşırmış ve hafiften de kızmış gibidir. Hazel, biraz daha detay verme ihtiyacı duyar:


Yazarı Peter Van Houten, ölmenin nasıl bir şey olduğunu anlayan,
hayatımda gördüğüm tek ölmemiş insan.

Sözün akışı gereği, “ölmemiş insan”dan kasıt bellidir; Hayattaki insan.

Bununla birlikte, parçalar halinde üzerinde düşünülmeyi de hak ediyor bence. Müsadenizle ikinci parçadan başlamak istiyorum:

Ölmemiş herkes, yaşıyor sayılır mı?

Biyolojik olarak belki ama sosyolojik olarak -bence- “hayır”. Başka örnekler de verebilirim ama şu an örneğimiz bir NeoNazi olsun. Bu kişi -kişi demeye bile dilim varmıyor- bu tapiens, evet biyolojik olarak hayattadır ancak en başta “hayat nedir?” bilmemektedir. Milyarlarca yılda oluşmuş, Trilyonlarca gezegen arasından bildiğimiz sadece birisinde Hayat vardır. Canlılığa sahip milyarlarca organizma arasından sadece bazıları düşünme kapasitesine sahiptir. Bir NeoNazi, -çok değil en fazla 7 kuşak önce akraba oldukları halde-  kendi ırkından değil diye bir başkasının evini kundaklayabilmektedir.

Şimdi ne gezegenlerden, ne organizmadan, ne hayattan, ne şefkatten ne de sevgiden bi:haber bir NeoNazi, yaşamını idrak ederek “yaşıyor” olabilir mi?
“Senin saçın sarı, gözlerin beyaz; senin gibi olmayanları öldür” şeklide çok basit ve ilkel bir kodla hareket eden biyolojik bir varlık olabilir. Fakat Yaşamın Y‘sinden, Hayatın H‘sinden anladığı söylenemez.

So..
Ölmemiş herkes, yaşıyor sayılmaz.

 

Peter Van Houten’un hakkındaki cümlenin ilk yarınsa bakalım.
-Bazı blog ve forumlarda yalan-yanlış şeyler konuşulmuş.. Gerçekte An Imperial Affliction / Görkemli Izdırap adında bir kitap olmadığı gibi Peter Van Houten isimli bir yazar da yok. –Yoga Terapisi kitapları olan alakasız bir başkası var ama isim benzerliği sadece– –


Ölmek nasıl bir şey usta?

Yukarıya atıf yaparak söyleyecek olursak; Belki de tam manada Yaşıyor sayılan kişi için ölümü anlamış insan denilebilir.

Zira, “konuyu değiştir” demeden, üzerinde düşünmekten kaçmadan, derinlemesine ve enine boyuna ölümü düşünüp, idrak ederek anlamak; Hayatı ve değerini anlamak manasına da gelir.

Diyelim ki 1 ay sonra öleceğinizi biliyorsunuz ya da bir dakika! Çift taraflı yapalım: Kendinizin ya da Karşınızdaki kişinin 15 gün sonra öleceğini biliyorsunuz. (iki kişi olunca süre yarıya düştü nedense..)

  • NŞA’da çemkirdiğiniz bir şey için yine aynısını yapar mısınız?
  • “Hadi şuraya gidelim” dediğinde, çarşambaya atar mısınız?
  • “Sen de bi Latte dé saçmaisimato ısmarlamıyorsun” dediğinde “boş ver o saçma şeyi” mi dersiniz?
  • Cevapsız aramasını gördüğünüzde “Amaan sonra ararım” mı dersiniz?

Farklı düzlemlerde örneklerin çoğaltılabileceği aşikar. Ama hepsinin varacağı yer sanırım aynı:

Ölümü anlamak, hayatı anlamaktır.

Gökkuşağı istiyorsan, Yağmurla barışık olmalısın

[Spoiler içerir]


If you want to the rainbow, you have to deal with the rain.

Ufaktan maceralı bir sürüş sonrası Agustus’lara gelen çiftimizi teşvikler karşılar. Bunlardan birisi yine filmin genel resmine uyumlu bir tonda söylenmiş bir sözdür: Gökkuşağı istiyorsan, yağmurla barışık olmalısın..

Birebir karşılamasa da benzer formattaki bir söz uzunca yıllar telefonumun ekranında kalmıştı: Uçmak istiyorsan, kendini boşluğa bırakmalısın..

Hazel, kanepede -kelimenin tam anlamıyla- biraz soluklandıktan sonra, Agustus yine süpriz bir çıkış yapar:
“Hikayen nedir?” diye sorar. Oysa biraz önceki mini maceralı yolculukta Hazel, 13 yaşında troid kanseri olduğunun anlaşıldığından bahsetmiştir. Zamanla ilaçlar, filmler, kemoterapi derken troid kanseri ile ilgili durumlar bu yavaşlamıştır. Ancak ciğerlerine dolmaya başlamış bu da doğal olarak nefes alış düzenini bozmuştur. Aksayarak da olsa ciğerleri, bir süre daha çalışabilecektir. Bunları az önce zaten anlatmıştır.

Agustus, yeniler: “Kanser hikayen değil, gerçek hikayen?”, (nedir) “İlgilerin, hobilerin.. Sevdiğin bir şey söyle”

Hani bazen birileri ile tanışırken “Sen n’apıyorsun?” diye sorulur. Bu sorunu gayet net bir cevabı vardır aslında “Sizle sohbet ediyorum”. Bu cevabı vermek isterim ama ukalalık algılanmasın diye yanlış bir manaya dönüşmüş sorunun, yanlış cevabını veririm. Bazen de “Nasılsın?” diye ben sormuş olurum; karşıdaki, iş ve iş yerindeki olaylarla ilgili şeyler anlatmaya başlar. Ben yine şaşırırım.. zira ben Onun içine dair bir soru sormuşken, o dışına dair bir cevap vermiştir. Belki de kendine has dünyasından başkasına bahsetmemek için böyle bir yol izliyordur der, dinlemeye devam ederim. Bunu anlayabilirim çünkü bazen bilerek ve kasıtlı olarak benim de topu taca attığım olur. Topun uzunca süre bana geri dönmesi istemiyorsam, siyaset ya da askerlikle ilgili bir şeyler sıkıştırırım araya.. Çoğu insan programlanabilir halde olduğu için iki kelimelik komutu alır ve muhabbet iki saat devam eder..

Agustus’a dönersek; Hazel’e sorduğui “Gerçek Hikayen” sorusu önemlidir. Patron şöyle dedi, kırmızı elbise aldım, Aylin’ler tatile gitmiş, Aykan’lar arsa almış.. bunlar, özünde insanın özüyle ile ilgili değildir..

 


Görsel: 500px, Film görselleri: The Fault in Our Stars

Yıldızlarımızdaki Kusur

[Spoiler içerir]


İnsanlar, kalbinin kırılıp kırılmayacağını seçemez, ama kimin tarafından kırılacağını seçebilir.
Kalbimin senin tarafından kırılması bir ayrıcalık olurdu

Kaldığımız yerden devam edelim..

Hazel ve Agustus neredeyse tanıştıktan hemen sonra her şey başlamadan bitecek gibi olur: Agustus cebinden bir sigara çıkarır dudakları arasına yerleştirir. Hazel, “Kanser olmana rağmen, daha çok kişiye kanser yayması için bir sigara şirketine yardım mı ediyorsun?” diyerek fena halde -ve de haklı olarak- kızar. Her şeyi berbat ettiğini söyler.

Film boyunca prizlerine şahit olacağımız Agustus ilk şaşırtmasını yapar. Sigarayı yakmadıkça onun senin yakamayacağını söyler. Ölümü dişlerinin arasında taşımak ama önem vermemek, sadece Agustus için değil genel manda filmin tamamının altını çizdiği metaforlardan birisidir aslında.

“Bir nevi, olaylara basitçe bakma, arkasındaki incelikleri de gör” demiş oluyor. Film boyunca değişik şekillerde bu öğütlemeyi görüyoruz.

Ardından annesi Hazel’ı almaya gelir ancak Hazel Agustus’u tercih eder. 2 saniye sonra, çiftimizin arabayla tehlikeli bir durumda teğet geçtiklerini görürüz. Eserin yaratıcıları adeta şunu demek ister: Hazel’in az önceki tercihi;  sıradanlıktan çıkışı ve sınırları denemeyi tercih etmektir aslında. TV’de top modelleri izleyerek ölümü beklemek yerine, kalan zamanını yaşayarak geçirmeyi tercih etmesidir bir nevi.

Bu arada ilk izlediğimde fark etmediğim ama sonraki izlemelerimde fark ettiğim, -yönetmenlerin gizlice filmlere serpiştirmekten zevk aldıkları- kurguların birisinden bahsetmek isterim;
Film daha açılışında bunun bir peri masalı olmadığını, her şeyin mükemmel olmadığını söylüyordu hatırlarsanız. Bu fikri pek yerde ve araba sahnelerine gizlenmiş olarak görülüyoruz: neredeyse araba sahnelerinin tamamında araba,  ya bi yerlere çarpıyor ya da yoldaki yükseltiler yüzünden sarsılıyor, hiç zaman düm düz yol almıyor.

Altan alta diyor ki; Hayır! Yok! Öyle her şeyi mükemmel bir hayat yok. Bazıları neredeyse doğumdan itibaren bilinen bazılarıysa süpriz olarak karşımıza çıkan eksiklik ve aksaklıklarla doludur hayat. Ve kusura bakma bu konuda senin yapabileceğin çok da bir şey yoktur. Eğer bunlarla mücadele etmeye kalkarsan, kaçınılmaz olarak başarısız olacaksın. Fakat kabullenirsen, savaşmaya çalışırken görmediğin minik ama aslında sonsuz güzellikleri görmeye başlarsın..


Görsel 1, diğer görseller: The Fault in Our Stars

“The Fault in Our Stars” üzerine

[Spoiler içerir]

John Green‘in “The Fault in Our Stars” kitabının, aynı isimdeki Temple Hill yapımı olan film, son yılların yükselen ve çok büyük potansiyel vaad eden oyuncusu Shailene Woodley gözleriyle açılıyor.

Her zamanki gibi, “kafana göre çevir” metodu kullanılarak “Aynı Yıldızın Altında” olarak Türkçeye çevrilmiş filmin adı “Yıldızlarımızdaki Kusur” şeklinde daha doğru bir şekilde çevrilebilirmiş aslında. (Burada dini bir kaygı ile kusur/hata kelimeleri seçilmediyse şayet, çeviri yapan arkadaştan “Mükemmel nedir, mümkün müdür? Tanrı mükemmel mi yaratır? Öyle ise engelli doğumları neden vardır? Yok engellilik bütündeki mükemmeliyetin parçası ise neden anlam sansürüne gerek vardır?” gibi sorular üzerinde biraz düşünmesini rica ediyorum.


Kamera hala Shailene Woodley gözlerindeyken; sesinden, filmin konusu hakkında bilgi almaya başlıyoruz: Bu “keşke peri masalı olsaydı” diyor mealen, filmin güzel anlarından özet görüntüler veriyor ve ilave ediyor: “ama gerçek öyle değil, üzgünüm”

Sonraki sahnede, Shailene Woodley’in burnundaki minik hortumları görünce filmin adının neden böyle olduğuna dair fikir yürütmeye başlıyoruz. Ki hemen sonra karakterimiz, hasta ve ölmek üzere olduğunu söylüyor. Yönetmen Josh Boone / yazar John Green sanki tahtaya işlenecek üniteyi yazıyor, konu başlıklarını vererek, az sonra anlatacağı hikayeyi, hangi altyapı üzerinde dinlememiz gerektiğini tarif ediyor.

Bir kitap-cafede kahve alırken sarılıp öpüşen çiftleri imrenerek ve severek izleyen karakterimiz, An Imperial Affliction ismli bir kitap okumaktadır.
//Böyle bir kitap yok. Ancak internette şöyle bir baktığınızda, var olmayan bir kitap hakkında ne kadar çok sayfa ve yorum olduğuna şaşıracaksınız: An Imperial Affliction

Karakterimiz, doktoru ve ailesi tarafından bir amerikan klasiği olarak destek guruplarına gitmeye zorlanır. Ki bizler de adını ilk defa burada öğreniyoruz: Hazel.
//Cast için Shailene Woodley seçmek için bir neden daha 😉

Önce isteksiz olan Hazel, Augustus Waters ile tanışır. Bu süpriz tanışma, adeta filme ikinci bir başlangıç olur..


Sanırım biraz twitter kullanmaya dönmem gerek 🙂
Girizgah yapayım derken, uzun bir yazı olup çıkıyor #2 #3 #4 bölmek durumunda kalıyorum..

Neyse ki; The Fault in Our Stars, öyle uçan kaçan şeyler olmadan çok sade bir hikayesi olmasına rağmen, hakkında uzunca yazmayı hak eden bir film.

Boğa Tuzağı Nedir?

Boğa Tuzağı; şu günlerde bolca kendisini hatırlatan bir spekülasyon yöntemidir.

Genelde “E artık yükselmesi lazım”, “Her an yükselmeye başlayabilir”, “Yüz üstü çok süründün ayağa kalk Sakarya!”  şeklinde beklentilerin arttığı dönemlerde daha çok iş yapar. Bu beklentiler kimi zaman haklı olabileceği gibi kimi zaman heyula olabilir. Kimi zaman da beklenti, bizatihi spekülatörler tarafından oluşturulmuş olabilir.


Bu ekşi vari tanımlardan sonra, wiki vari tanımından bahsedecek olursak;
Şudur:

Bir süredir devam eden düşüş hareketi normalde yine düşmeye devam edecektir. Ancak, “az hacimle çok fiyat” işi görecek şekilde stratejik alımlar yapılır. Bu şekilde, devam etmekte olan trendin seyrinin değiştiği izlenimi oluşturulur. Direnç çizmiş olarak teknik analiz penceresinden takip edenler için direnç çizgisini kıracak şekilde bir hareket tetiklenir. Yönün yukarı döndüğünü, artık yükselişin başlayacağını düşünen temelcilere ve “nasılsa direnç yukarı kırıldı, hazır fiyat düşükken almak lazım” diye bodoslama dalış yapan teknikçilere, çizginin üstündeki fiyatlardan satış yapılır.

3-4 periyot sonra, hızlı bir düşüş başlar. Ve o EFSANE CÜMLE duyulur:


Ben aldım, düştü.

🙂
Allah bilir bir de paranın tamamıyla almışsındır sen. Geçmiş olsun.

 


Takip edenler hatırlayacaktır. Bitcoin’de “Eli Kulağında” Durumu, Bitcoin’de Kulağa Küpe Durumu ve Bitcoin’de Küpenin Taşı Durumu başlıklarıyla 3 yazı yayınlamıştım. Bu yazılar esnasında kendisini bolca hatırlatan şeylerden birisi Boğa Tuzağı idi.

Zira ortam tam da buna müsait gibi duruyor. 2018‘in başından bu yana -dalgalanmalar olsa da- bir düşüş hareketi devam ediyor. 1 yılın yakında dolacak olması ister istemez insanlarda bir beklenti oluşturuyor. Bu beklenti yüzünden sadece satacak olanlar bile biraz ağırdan almış olsa bu elbetteki rakamlara ve grafiklere yansıyor. Grafiklerde örneğin Bollinger Bandında daralma görülmesi, beklentiyi biraz daha arttırıyor.

Eh ortam ısınmışken, elinde kibrit olan birileri kontrollü bir yangın için kıvılcımı atıveriyor.. Hoop birileri boğayı kucağında buluyor 

Bitcoin’deki son hareket, bir yükseliş habercisi de olabilir, bir boğa tuzağı da olabilir. Her ikisi için de hazırlıklı olmak lazım diyelim ve kutsal kapanışımızı yapalım 🙂

Kum Saati, Koşullu Emir, Yasal Uyarı

Yatırım Tavsiyesi Değildir
Yapacak Olduğunuz İşlemlerin Tüm Sorumluluğu Kendinize Aittir

Görsel