Gezegen Mühendisi Aranıyor #8 : Sanat

Gezegendaş olduğumuz diğer homosapiens’ler şu günlerde ne durumdalar, nelerle uğraşıyorlar başlıklar halinde bir tura çıkacağız. Fakat önceki yazıları okumayan varsa, onları okuduktan sonra devam etmeleri bütünlük açından daha sağlıklı olacaktır:

#1 Biz iyi, eller kötü, #2 Geçmiş Kahramanlar & Okumak
#3 Merkezdeki Biz miyiz?, #4 Çapın Yüzde Kaç?
#5 En “EN” Sen, #6 Haddini Bilmek, #7 Kokpitteki Sinek


Sanat

Önceden olmayıp şimdilerde olan ve “Harika!”, “Vay, müthiş!” gibi tepkiler alan elbetteki çok sayıda çalışma var. Tadımlık olarak, sanata güncel yorumlar getiren bir kaçına bakalım.

 

 

Videodaki ilk çalışma, uzak doğulu Skymagic’e ait.
Efsanevi (bazılarına göre kutsal) Fuji dağının görkemini arkasına alan şarkının notaları, ışık olup dans ederek parçaya eşlik ediyor. 
“Drone’u daha ilk gördüğümde aklıma gelmişti, hatta daha fazlası var” diyenler olabilir 😉 Unutursam hatırlatın, potansiyellerden bahsederken bu konuya da bi değinelim.

 

İkinci çalışma, dünyanın diğer ucundan, Kanadalı Iregular’a ait.
Kontol-NoKontrol, kübizm çatısı altında, Piet Mondrian’ın alanı bölen renkler tablolarını uzaktan izlemek yerine,
izleyeni de çalışmanın ortağı halini getirip “Kontol Kimde” diye soran interactive bir enstalasyon.

İnteraktif demişken; insanla değil doğayla etkileşen, Hareketli Heykellere de kısacık göz atalım.

 

 


Bunları koymazsam gözüm arkada giderdi 🙂 İlk videodan devam edelim..

 

Üçüncü çalışma, Koreli-Amerikan sanatçı Lisa Park’a ait.
Vücudun sanatın parçası olduğu Dans ya da Bale gibi performans sanatlarına muadil olarak, yine vücudunu kullanıyor fakat “kalp atışlarını ve düşünce gücünü” eserlerine yansıtıyor.
Sitesinde Heartmonic partII, rhythm ve bazı izleyici-katılımcıları ağlatan blooming gibi interaktif eserleri de mevcut.
// kapak görseli de Lisa’ya ait

 


Umarım Steemit Vimeo sorunu çıkarmamış olur. Video açılmıyorsa buraya tıklayın lütfen

 

Benzer şekilde Tobias Gremmler de vücut performansından yola çıkarak;
hareketi, manipüle etmiş, çoğaltmış ve zamana göre esneterek görselleştirmiş.

 


Vimeo’da Tobias Gremmler

Bonus: Bantmag’den öğrendiğimize göre, deneysel çalışmaları hayli seven İzlandalı sanatçı Björk, son iki klibi için Greemler ile çalışmış. (Björk’ün son zamanlardaki avatar tutkusu, Gremmler’in estetiğine biraz negatif etki etmiş gibi ama karşılıklı kabul var ki klibi yayınlamışlar, onların bileceği iş)

Başlangıç videosundaki Dijital Sürrealizm çalışmalarını,
ve gözlük takarak, Sürrealizmin öncü süvarisi Salvador Dali‘nin resimleri içinde 3 boyutlu olarak dolaşabilmenin yorumlarını size bırakıyorum.

Görüldüğü üzere kısacak bir videoda dahi, daha önce Sanat’ın aracı ya da konusu olmamış pek çok nesne ve kavram var.  Ve tahmin edileceği üzere daha binlerce GÜNCEL Sanat Eseri mevcut.

Dünyanın değişik yerlerinden, sanatçı olan sapiens kardeşlerimiz, GÜNÜMÜZ Sanatını, sıra dışı ve yenilikçi  tekniklerle yorumlamaya çoktan başlamış..

26-45, 36-42 ?

 

Bazı sonsuzluklar diğerlerinden daha büyüktür

[Spoiler içerir]

Bu yaşta gençlere tahammülü zor çok şey yüklenmiştir. Akranları matematik ödevini yetiştirememiş olmanın stresini yaşarken onlar gözlerini, ayaklarını, nefeslerini kaybetmenin kederini/kaderini yaşamaktadır.

Agustus‘un şansına çok sık oynamak zorunda olduğu rus ruletinde bu kez kurşun çıkmamış, hastaneden taburcu olmuştur. Ama son çektirdiği tomografi, ambulans, yoğun bakım.. her biri Agustus’un neşesinden bir şeyler alıp gitmiştir. Hayata iz bırakma isteğindeki Agustus’un tutunabileceği tek şey vardır; Kısa ömürleri boyunca sevdiklerinin onu hatırlaması.

O ana kadar kendi neşesizliğinin, etrafı da neşesiz kıldığını fark etmeyen Agustus, Hazel’in sözleri üzerine kendine gelir.

Ve Hazel, şayet insanları idrak edebilirse; arkadaşlar, eşler, aileler, iş dünyası ve dahi devlet arasındaki tartışmaları bitirecek, basit ama herkesin hayat mottosu yapması gereken bir şey söyler: Elindekilerle mutlu ol!abilirsin.


Agustus, Hazel’i kendi cenaze törenine davet eder. Hazel evden çıkarken “yemeğini yemeden çıkma” meselesi büyür. “Sağlığın ne önemi var ki zaten ölüyorum”, “Sizin de üzerine titrediğiniz kimse olmayacak, anne olamayacaksın” meselesi haline gelir.

// Burada anlıyoruz ki Hazel kendi dertleri kadar, kendinden sonra babası ve annesinin yaşayacakları hüznün için de dertlenmektedir.


Çoğumuz çokça düşünmesek de ölüme nefes komşuluğunda yaşayanların bolca düşündüğü şeylerden birisi: Arkadamda kalanlar ne yapacak? Ne zaman tekrar mutlu olacaklar, ne kadar ağlayacaklar, ne kadar yasta kalacaklar, cenazemde ne kadar kahrolacaklar..

Agustus, bu düşüncelerin bir tık daha ötesine geçmiş kendi cenaze konuşmaların şahit olmak istemiştir.

Hayalet olarak katılamazsa diye garantiye almak istemiştir.
İlk konuşmayı Isaac yapar; Gelecekte bilim adamlarının ona robot gözler getirdiğinde, bunu kabul etmeyeceğini söyleyecektir. Zira Agustus Waters’ın olmadığı bir dünyayı görmek istemez. Tabi bu afili sözlerin ardından robot gözleri kabul edeceğini söyler..

Konuşma sırası Hazel’e gelir. Kısa bir girişin ardından şöyle söyler:
0 ile 1 arasında sonsuz sayı vardır: 0.1, 0.2, 0.112 .. ..
Elbette 1 ile 2 arasında da sonsuz sayı vardır..
Önceden sevdikleri bir yazar öğretmiştir. Bazı sonsuzluklar diğerlerinden daha büyüktür.

Hazel, kendi küçük sonsuzlukları için te..


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars

Dilek Fabrikası

[Spoiler içerir]

Gençlerin mutluluğu bir süre devam eder.

Bununla birlikte hatırlarsak, yazar ve yönetmen en başta, bizi uyarmıştı.

Biraz önce izlediğimiz mutluluk sahneleri akarken, -o zaman henüz adını bilmediğimiz- Hazel şöyle diyordu:
“Bir sorunun, bir özür ve bir Peter Gabriel şarkısıyla çözülebileceği evrenler.. inanın bana ben de herkes gibi o versiyonu seviyorum ama bu gerçek dünya değil.

Gerçek dünya bu. Üzgünüm.”

 

 

Efsane(?) yazarları ile görüşme öncesi, heyecan dolu atmosferi bozmamak için söylememiştir ancak tümör Agustus’un göğsünü, karaciğerini, tüm bedenini sarmıştır.

Kısa ama sonsuzluk kadar uzun bir sessizlik olur.

Gökyüzünü delecek bir çığlığın sessizliğidir bu. Lügatın tükendiği, seslerin solduğu, rüzgardan başka kimsenin konuşmadığı sessizlik..

Kabullenmekten başka çaresinin olmadığını, kabullenmekte zorlanan Hazel;
Haksızlık!” der.
Gözyaşları yanağından süzülürken. Derda ki gözyaşları, nefes almasını sağlayan oksijen hortumlarına takılır. Ağlarken bile haksızlık vardır.

Görünen o ki; Dünya, ne bir dilek ağacı ne de dilekleri gerçekleştiren bir fabrika değildir.



Görkemlerine eş sukutlarıyla süzülen bulutlara, slow şarkıların eşlik ettiği, muhteşem olmayan dönüşleri sonrası, Hazel, Agustus, Isaac üçlüsü toplanır. Bu toplantının öncekilerden bir farkı vardır: Isaac artık gözlerini kaybetmiştir. Ve Agustus, Hazel’den kendi cenazesi için bir konuşma rica eder. Toplaşma, Isaac’ı görmezden gelen Monica’ya bir süpriz yapma kararıyla biter.

“Last Goodbye” sözlerinden başlayarak fonda çalan All I Want şarkısı eşliğinde süpriz uygulanır:  Monica’nın arabasını yumurtaya tutarlar.

 


Gece yarısı Hazel’in telefonu çalar, Agustus aramaktadır. Ama tıpkı annesi gibi her an her şey olabilir tedirginliğini yaşayan Hazel, karşıdaki sesin Agustus olmamasından korkarak telefonu açar. Ses Agusus’a aittir. Derin bir nefes alır ama aldığı nefesi aynı rahatlıkta veremez. Bi sorun vardır..

Yanına gider, 911’i arar..
Ambulansta Agustus, Hazel’den bir şiir okumasını ister.

William Carlos Williams’ın Kırmızı El Arabası şiirini okur.

Yağmur suyuyla parlamış kırmızı el arabasının
Ne çok şey yığılmış üstüne
Beyaz tavukların yanında

Agustus’un “bu kadar mı” demesi üzerine Hazel, şiire kendi ilavelerini yapar:

Ağaçlar dalları arasından çıkan gökyüzünün
Ne çok şey yığılmış üstüne

Mavi dudaklı bir çocuğun karnından fırlayan borunun
Ne çok şey yığılmış üstüne

Bu evren gözlemcisinin
Ne çok şey yığılmış üstüne


Görsel, Görsel 2, Film görselleri The Fault in Our Stars

Nefesin Tadı

[Spoiler içerir]

Van Houten, sorulara matematikle cevap vermekte ve belirli bir “son”dan ısrarla kaçınmaktadır. Buna karşılık gençlerin meraklı soruları devam etmektedir ve ortam fazlasıyla gerilir. Kahramanları sayılan, hayran oldukları yazar, onları evinden kovar.
Bu adam için buralara kadar gelmek, cinlerden isteyebilecekleri dileği, boşa harcamak olmuştur.

Neyse ki melek sayılacak Lidewij, arkalarından gelir, özür diler. Görüşmenin hem gençler hem de yazar için iyi olabileceğini düşünmüş olduğundan bahseder ama yazarın içinde bulunduğu psikolojik koşullar buna izin vermemiştir. Özür mahiyetinde, müze gezisi teklif eder.


Anne Frank Müzesinde o gün asansörler bozuktur. Bolca dik basamak çıkmaları gerekmektedir. Hazel, babasının ilk tanıştıklarında Agustus‘u uyarmaya çalıştığı mücadeleci yönü ile kendisini hayli zorlayacak bu geziye katılmasının sorun olmayacağını söyler.

Ama tahmin ettiklerinden daha fazla basamak vardır. Her katta ve her basamakta nefes almak Hazel için daha da güçleşir. Aslında şu an gerçekleşen olay, Hazel hayatının tümünü saran, hayatın beyazından ölümün siyahından oluşmuş, metal grisi yaşam dumanın, bir tablodaki yansıması gibidir. Hazel için çoğu zaman nefes almak bile bir mücadele demektir.

Ne Agustus ne de Lidejiw, Hazel’in ne derece zorlandığını bilmedikleri için durumu anlar gibi olmaktadırlar ama mutlak empati diye bir şey mümkün olmadığı için, Hazel’in mücadeleci söz ve tavırlarına “..peki o zaman” demektedirler.

Çıkarkar, çıkarkar, çıkarkar.. Nihayet! Merdivenler son bulur.
//Burada yönetmen kasıtlı bir şey yapmıştır: Sahneyi izleyiciyi içine alacak şekilde kurgulamıştır. Merdivenler bittiğinde izleyici derin bir nefes verir ve “Nihayet” der. Hazel’in içinde olduğu durumu bir nebze de olsa izleyenlere yaşatmaya çalışmıştır.

Müzenin havası, az önceki mücadelenin başarısı, farklı bir atmosfer oluşturmuştur. Agustus ve Hazel ilişkisi için de yeni bir katman olmuştur. Bu, artık Friends esprilerini dışarıda bırakacak, “biz” kademesidir. Sen-Ben varsa dünyanın geri kalanı önemli değildir.
// Bu filmde işlenmese de bunun Hollywood açılımını şöyle tercüme edebiliriz: O varsa, her şey var; O yoksa hiç bir şeyin, ülkenin hatta gezegenin anlamı yok.. //şimdilerde çita evren‘e kadar çıkmış durumda.

//Burada beyin-dna vb.. farklı konulara da girilebilir ama girince çıkması uzun süreceği için en azından bu seride yeni bir paragraf açmayalım.  Şimdilik çiftimiz mutluluklarını yaşasın..

 


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars

Sonsuzluklar Paradoksu

[Spoiler içerir]

Kuşkusuz insanın yakın zamanda öleceğini bilmesi, günlük koşuşturmalardan uzun vadeli planlara, hayallerden hedeflere pek çok şeyi sarsıcı derecede etkileyecektir.

Bir film anlatırken arada yönetmen ve oyuncularından bağımsız başka bir filme atıf yapmak nasıl olur bilemiyorum ama yeri gelmişken Melancholia’dan bahsetmezsem olmaz. “Yaklaşan ölüm” konusunun farklı bir açıdan işlendiği, hiç bilim kurgu olmayan ancak bir başka bir gezegenin dünyaya çarpacak olması durumunu işleyen bir film Melancholia.

 

Kaçınılmaz son, görmemek imkansız bir şekilde gök yüzünden adım adım büyüyerek yaklaşmaktadır. Böyle bir zamanda insan davranışı nasıl olur? diye düşünmek ve üzerine film yapmak gayet yaratıcı.

Oldu olacak, Melancholia içinde de Salvation’dan bahsedelim, giriş kısmını inceptionlamış olalım // bkz: insepşınlamak 🙂 Salvation’da da temel düzlem aynı: Yaklaşan bir son var. Ancak amerikan klişeleri eşliğinde farklı bilim-kurgu yöntemlerinin denendiği, kabulden çok direniş var diyebiliriz.

Uzay mekiği ya da nanobot ameliyatları gibi imkanlara sahip olmayan, bedenlerinin iflas edeceği güne kadar yaşamaya çalışmaktan başka çaresi olmayan Hazel ve  Agustus’a dönelim..


Amsterdam’daki güzel ve romantik geçen ilk günün ardından, hayranı oldukları yazar Peter Van Houten‘ın evine gelirler. Pek bekledikleri gibi bir karşılama olmadığı gibi sohbet(?) de umdukları gibi çıkmaz. Hazel’in kitabın sonu ile ilgili sorularına direk yanıt vermeyen Van Houten, yabancı dildeki bir müziğin sözleri anlaşılmasada hissettirdiği bir şeyler olduğundan bahseder.
//Aslında bir nevi cevap vermektedir: “Kitabın yazılı bir sonu olmasa da hissettirdiklerinden bir çıkarımda bulunabilir” demektedir.
Ortamın gerilmesinden sonra Hazel, romandaki Anna karakterinin bu kez çevresine ne olduğunu soracak olur fakat Van Houten sözünü tamamlamasına izin vermeden, Sonsuzluklar Paradoksundan bahsetmeye başlar.

Diyelim bir kurbağa ile yarışıyoruz ve kurbağa önden başlıyor. Biz miktar yol alana kadar o da daha az bir miktar yol alıyor. Biz kurbağanın olduğu yere gelene kadar kurbağa biraz daha yol alıyor. Kurbağanın yeni yerine gelmeye çalıştığımız sürede kurbağa az da yine yol almış oluyor. Kurbağadan daha hızlı olmamıza rağmen matematiksel olarak kurbağaya yetişemeyiz.

// Ya da
// Sırayla 1 2 3 4 5 6 7 .. şeklinde giden sonsuz sayı vardır. Bir de 2 4 6 8 .. şeklinde giden sonsuz sayıda çift sayı vardır. İlk kümenin ikincisini kapsamasına rağmen nasıl ikisi de sonsuza eşit olabilir?

Van Houten, Cantor’un bu paradoksu çözdüğünü söyler. İşin ilginç tarafı bunun Hazel’in sorusunun cevabı olduğunu da ilave eder.

 


Görsel 1 ve ileri okuma, Film görselleri The Fault in Our Stars

20 Gün Sonra Ölecek Olsanız..

[Spoiler içerir]

Kendisi olmanın muhteşemliğin farkında olmayan Hazel, ailesinin Amsterdam haberiyle, nefesinin müsade ettiği ölçüde coşkuyla gülerek, çok mutlu olur.

Sonra dönüp kendi ciğerleriyle konuşur. Görünüşte onlara emir verir gibidir lakin izleyici olarak bizlerin de bildiği üzere, neşe ve emirle karışık bu konuşma belki de yalvarırcasına bir “N’olur” konuşmasıdır. Ne olur bir hafta daha.. Azrail’in son hamlesini en iyi siz biliyorsunuz, her soluğum her an bir ızdıraba dönüşebilir.. n’olur bir hafta daha bana müsade edin.. 

“Issız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey ne olurdu?” gibi farazi sorulara pek bi gevezelik ve gevreklikle cevap veririz. Soru, “20 gün sonra ölecek olsan, bunu gerçekten biliyor olsan ne yapardın?” şeklinde olduğunda geçiştirmelik cevaplar veririz. Ama çoğu zaman gerçekten bunu düşünmeyiz.

Durun! Bir an durun -belki hemen şimdi- bir kaç dakika durun. Kaçmadan, gerçekliği çarpıtmadan, harbi olarak düşünün:  20 gün sonra öleceğinizi kesin bir gerçeklikle biliyor olsanız ne yapardınız?

Steve Jobs’un da dediği gibi, her günü son gününüz gibi yaşarsanız, bir gün mutlaka haklı çıkacaksınız. Ve o gün; her gün yapmış olduklarınızdan mutlu ve mutmain olarak son nefesinizi verirsiniz.


Bir hastanın -sıradan olmayan- sıradan bir günü vurgusuyla, hava alanında yanlarına gelen küçük kız sahnesi, uçaktaki metafor ve duygu dolu bakma sahnesi sonrası ekranı Amsterdam sokakları doldurur.

//Dikkatli izleyiciler buradaki taksilerin Mercedes olduğunu görebilir. Bunu ilk Viyana’ya gittiğimde görmüş ve şaşırmıştım, sonra jeton düştü; bi kişi çok basit bir arabayı 1 aylık maaşıyla, güzel bir arabayı 8-12 aylık maaşıyla zaten alabiliyordu ve almışlardı da. Ekstra durumlar için daha süper arabalar kullanılıyordu. Bkz. Uber‘in kelime manası 😉

Romantik bir akşam yemeğinde biraz yıldız içtikten sonra, konu derin mevzulara da gelmiştir: Tanrı, ahiret, hayatın anlamı/amacı..

Yazar ya da yönetmen direk konuyu açmamıştı ama az önce biz de dolaylı olarak derin sorular sormuştuk. Film burada, “benim sormak istediğim ama sormadığım soruları kendi kendinize sordunuz, bilmem sizi yönlendirdiğimin,  farkına varabildiniz mi? Ve işte buradayız”  diyor sanki..

Biraz daha yıldız?


Görsel 1, Film görselleri The Fault in Our Stars

Kendin olmakla o kadar meşgulsün ki ne kadar eşsiz olduğunun farkında değilsin

[Spoiler İçerir]

Ciğerlerini elinde taşımak yüzünden zaten manen yorulmuş haldeki Hazel, belki de hayatının son isteğinin önüne engeller çıkmasıyla bunalır. Gökyüzü dar gelir.

Agustus, hüzünlü salıncağı(?) görmeye gelir. Hazel’in onu uzak tutma çabalarının boşa çıkağını söyler. Hazel ise kendisinin her an patlayabilecek bir bomba olduğu için zayiatı az tutma sorumluluğu hissettiğini söyler. Daha önce de geçmiş olan, alıntılara bolca konu olan o sözü yeniden duyarız:

Kalbimin senin tarafından kırılması, benim için bir ayrıcalıktır.

İçlerine tutsak ettiklerini söylemiş olmanın verdiği rahatlama hissiyle, çiftimizin güzünde tebessüm için yer açılmış olur.

Ve hüzünlendirici salıncağı elden çıkarmaya karar verirler. İlan verirken daiları Hazel’in doğallığı, Agustus’u dile getirir: (-John Green, bu kez Agustus’un dilinden konuşarak, sanatını konuşturur- )

Kendin olmakla o kadar meşgulsün ki ne kadar eşsiz olduğunun farkında değilsin.

Çocuklar gibi.. oldukları şekilde.. arı.. duru..
Bu noktada instagram kullanıcılarının en az yarısına laf atmak isterim. Olmadıkları gibi görünmekle o kadar meşguller ki, kendi özlerini unutmuş durumdalar. Ne gam ki görünmek istedikleri gibi de olmadıkları için ortada kalarak kendi bunalımlarına zemin hazırlamaktadır. //ki bi çoğu tatminsiz-mutsuzluk hastalığına yakalanmış bile çoktan :/


Sekans değişir..

Hazel Hollanda’dan, Peter Van Houten’ın asistanı Lidewij‘den mail almıştır. Ayın 4’ündeki ziyaretlerine kalacakları otelin Peter’ın evine bir sokak ötede olduğundan, ilk gün jet-lag olacakları için yarın 5’i sabah 10’da kahve içmeye davet etmektedir. Ve elbetteki kitap hakkındaki soruları için. Sonrasında müzeye bir gezi yapabileceklerinden de bahseden Lidewij en iyi dilekleriyle maili sonlandırmıştır.

//Yönetmen, mailin üzerinde bu kadar detaylı durmuyor, 1 saniye gösterip geçiyor. Bazen satır aralarında gizli süpriz yumurtaların olduğunu bildiğim için özellikle durdurup okudum. //ki senaryonun akışı hakkında kendi içinde küçük spoiler veren bir mail imiş 😉

Hazel, mailin şaşkınlığıyla annesine seslendiğinde, mini bir drama yeniden şahit oluruz. Saati belli olmayan bir bombadan çocuğu olan annenin yaşamı böyledir der gibi- Annesi yine panik halinde aldığı duşu bırakıp koşarak gelir.

Anne ve Babası Doktorları ikna etmeyi başarmış ve geziyi ayarlamıştır. Sahnede bir annenin endişeli paniği ve hemen ardından çocuğunun mutluluğuna mutlu olması çok güzel sunulmuş..

 


Görsel 1, Film görselleri The Fault in Our Stars

Sorun, Gökyüzü

[Spoiler içerir]

Azrail ile Oyun kolay değildir, senin hamlelerin varsa onun hamleleri de olacaktır elbet.

Hazel, annesini ve doktorunu Amsterdam için ikna eder ama akşamına adeta “Şah!” diyen bir ses duyar. Sesin sahibi bellidir. Sıra ondadır ve hamlesini yapmıştır: Hazel’in ciğerleri sıvıyla dolmuştur. Her iki manada da soluğu acilde alır.

// Pesimitliğini pekiştirmek isteyen olursa bi ara “Tanrı ile Satranç” konusunu tartışabiliriz..

Filmin içinden dışarı sıyrılıp baktığımızda sahnede; yerinde ve tadında kullanılmış bir ağır çekim var. Aynı zamanda atmosferi dramatize eden üflemeli çalgılardan çıkan bir müzik eşlik ediyor  -abartmadan dozunda- ki hepimiz biliyoruz ki; Filmlere RUH veren şey MÜZİKTİR.

// Sur’a üflemek, titreşim, frekanslar ve sicimler üzerine başka tartışma da yapabiliriz..

Hastanede kurul toplanır ve risklerin daha da arttığını söyler. Bu esnada Hazel’in anne ve babası el ele tutuşmuştur. Beklenen sonun yaklaştığını duymakta oldukları için farkında olarak ya da olmadan bir birlerine destek olmaktadırlar. Hazel’in çaresizlik nüfuz etmiş gözleri, ebeveynlerinin ellerine takılır, zihni ise geçmişe..

Benzer bir olay daha öncede olmuştur;
Hazel, annesinin “Artık anne olamayacağım” vaveylasıyla ıslanmış göz yaşlarına şahit olmuştur.

Şimdilerde beden ve zihin tembelliğine kucak tutan “yapacak bir şey yok” sözünün, gerçeğe en yakın manasını yaşamıştır. Ölüme karşı, çaresizliği, hücrelerine yavaşça sindirmekten başka, gerçekten yapacak bir şeyi yoktur.

// “En azından şimdilik!” diyerek topu, yakın zaman önce 12 Milyar Dolar değerlemeye ulaşan Samumed’in kurucusu Osman Kibar’a atıp devam ediyorum..

Neredeyse 30 defa okuduğu ve sürekli yarım kalan kitabın bizzat yazarı davet etmiştir ama doktorlar -özellikle başkan olan- bu Hollanda gezisine izin vermemiştir. Zaten her gün hücresel yıkımda olan Hazel psikolojik olarak da yıkılmıştır. Üzerinde neşeyle savrulduğu salıncak bile hüzünle yas tutmaktadır.

Nihayet Agustus’u arar. Karşıdan gelen “İyi misin?” sorusuna karşılık Hazel, -yine detay ama yine efsane naiflikteki bir oyunculukla- “Hayır” yanıtını verir.

Ardından yazar John Green, kendini alkışlatan bir ustalıkla Hazel karakterini konuşturmaya devam eder:

 


Görsel 1Görsel 2, Film görselleri The Fault in Our Stars

Azrail ile Oyun Oynamak

[Spoiler içerir]

Bazı yönetmenlerimize taş attığım, yarıdan başlayan sahnede Agustus, yine bir süpriz peşindedir. Hazel’e cinlerden dilek hakkını kullanmasını söyler. Dilek hakkını Disney Land için kullandığını öğrendiğinde onu ti’ye alır.

Filme serpiştirilmiş, “ölümcül hastalığı olan birisinin, sıradan bir günü nasıl geçer” doğasındaki bir sahne sonrası, hastaneden dönen Hazel’i, Agustus elinde lale demetiyle beklemektedir.

 

Üzerinde ise Dunking Dutchman lakaplı, NBA oyuncusu Rick Smith forması vardır.   (“Dunking Dutchman” belliki kafiyeli olsun diye söylenmiş ama şahsen pek de ısınamadık, bu ne garip nick arkadaş)
Orası Amerika olduğundan olsa gerek Rik Smith, Hazel’in babası için de tanıdıktır. Bu vesileyle Agustus ile tanışmış olur.

Agustus pat diye, Hazel’i pikniğe davet eder. -Aslında öyle ani değildir, çiçekten formaya Agustus her şeyi planlamıştır, manalarını az sonra öğreneceğiz.- Hazel hazırlanırken, babası ile kısa muhabbet ederler. Babası Hazel’in ona ayak uydurmak isteyeceğini, bu esnada onun halen hasta olduğunu unutmaması gerektiğini öğütler.

Agustus, piknik yeri olarak;  Hollandalı bir sanatçı olarak Joep Van Lieshout‘un yapmış olduğu Funky Bones isimli şehir sanatı alanını seçmiştir: Devasa bir iskelet, oyun parkuru olarak kullanılmaktadır.

//Ne güzel ki, izleyiciyi ahmak yerine koyup tane tane açıklama yoluna gidilmemiş ve Ölümle Oyun Oynamak gibi çıkarımlar seyirciye bırakılmış.

Bu arada ben de film sayesinde öğrendim: Joep Van Lieshout‘ın eserlerinin çoğu bu tarz ironiler içeriyormuş. Sanatını imalı hatta bazen radikal şekilde eleştirel amaçlı kullanmaktan çekinmemiş.

 

Derken, Agustus’un neden bu kadar Hollanda bağlantılı şeyler kullandığı anlaşılır; Lale, forma, funky bones, peynir, portakal suyu.. Cinlerle konuşmuş, bir ay sonrası için Hazel’ın da gelebileceği bir Amsterdam gezisi ayarlamıştır!

Hazel, Agustus’un tanıştıklarından bu yana hep ” Just Do It / Yap! “ felsefesinde hareket ettiğine tanık olmuştur.

“Senden süprizler beklenir.. ama bu kadarı olabilir mi?” diyen bakışlarla bakmaktadır. İçten içe doğru olduğunu bilse de istemsiz olarak ilk saniyeler inkar eder ama büyük bir mutlulukla ikna olur.

 


Görsel 1, Görsel 2, Görsel 3, Görsel 4, Film görselleri The Fault in Our Stars

 

Okay?

https://murattatar.xyz/wp-content/uploads/2018/10/okay-okay.jpg

[Spoiler içerir]
Van Houten
‘dan gelen yanıtın şokundan çıkan çiftimiz, saatin su gibi akıp gittiğini fark eder.
-Artık uyusak mı?
-Tamam.
-Tamam.

..bu diyalog “Okey – Okey – Okey… ..” loopuna girer.. Isaac’lerin “Sonsuza Kadar“ı, Hazel ve Agustus için “Okey-Okey” olmuştur.

Filmdeki bu diyalog gerçek hayatta da çok sevilmiş. Öyle ki; WeHeartIt gibi cemilekar siteler ve elbetteki tumblr’da ve çoğu yerde bolca “Okey-Okey” akını yaşanmış. Bunun yanında, kolye’den yüzüğe, kupadan sweatshirt’e kadar çok sayıda baskılı ürünü de çıkmış.

//Burada sevgi pazarlamasından bahsedilebilir belki ve eleştirilebilir. Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki; Tartışmasız en iyi marka sadakati sağlan yöntem: Duygulara dokunan yöntemdir.

Ne kadar sürdüğü bilmediğimiz ama taraflarından en az birisinin uykuya dalışına kadar sürdüğünü tahmin edebileceğimiz bu okeyleşme, ilişkide bir sonraki kademeye geçildiğinin teyidi gibidir.

Sabah ışıkları odasını aydınlatırken Hazel, tam anlamıyla daha yatağından kalkmadan maillerine bakar. Van Houten‘dan gelen bir mail vardır. Mailde yazar, kitabın devamı konusunda aynı huysuzluğuna devam etmektedir  bununla birlikte onları Amsterdam’a davet etmiştir!

Hazel‘in yüksek sesli heyecanına, kızına bir şey olduğu endişesiyle Annesi koşarak gelir. Hazel devam eden heyecanıyla Amsterdam’a gitmekten bahseder ancak annesi kızını incitmeden buna paralarının yetmeyeceğini söyler. Bunu anlatırken hayatlarına sinmiş çaresizlik ve bu çaresizliği kabullenmişliği adeta cisimleştirir. Tam burada filme ara verip, “harika bir oyunculuk! kimdi bu kadın?” diye baktığımda, Laura Dern‘i daha önceden biliyor olduğumu gördüm. Ve emimin ki %90 ihtimalle herkese tanıdık gelecek. Bu kadar yüksek bir oranı nasıl olup da söylüyorum? Çünkü  Laura Dern, Jurassic Parkı ziyaret eden ilk ailedeki Ellie.

//Kendi oranımı desteklemek için söylemiyorum.. “Ben o tarz filmleri sevmiyorum” diyen birisine karşılık olarak “Jurassic Parkı bu cümleyle geçiştiremezsin. Son asrın kültürel mirasına uzak kalmış olursun” demekten çekinmem. //yumuşatarak söylediğim fark ediliyordur umarım 🙂

Anyway..

Kamera, destek grubunun kapısından çıkan çiftimize odaklanmıştır. Sahnede hem içerideki grup gösterilmemiştir hem de konuşma muhabbetin ortasından başlamaktadır. Senaryoda “.. Kütahya’ya gider ..” geçiyor diye illahakine otobüs ve yol sahnesi çekme kafasındaki yönetmenlerimize -ilham almaları umuduyla- duyurulur..


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars

Hayatın Ortası Neresi?

[Spoiler içerir]
Kitap değişimi sonrası iki gün sesi sedası çıkmayan Agustus, nihayet Görkemli Izdırap kitabını bitirmiştir. Ancak o da kitabın beklenmeyen bir anda, bir şeyler başka bir şeylere bağlanmadan, her şey henüz yarımken, yaşanacaklar yaşanmamışken öylece bitivermesine içerlemiştir. Yazar Van Houten, okuyucuyu enikonu ortada bırakmıştır. Kitabın kahramanın kanserli olduğu düşünülürse bu anlaşılabilir olsa da hikayenin ve dahi cümlenin bile nihayete ermemesi; eksik, nakıs, acı ve kekremsi bir tat bırakmıştır. Meraklı-kızgın-kırgın-hayran kelimelerini aynı anda karşılayan sıfat ne ise, Agustus da bunu önüne almış ve o sıfattaşlar arasında katılmıştır.

Hazel, kitap için telefon açar ama neredeyse kitabın sonuna atıf yaparcasına beklenmedik bir durumla karşılaşır:  “Sonsuza Kadar” demekten kendilerini alamayan arkadaşları Isaac ve sevdiği kız ayrılmıştır. –Yazar ve Yönetmen, manidar bir zamanlamayla az önceki beklenmedik sonlara taş atmakta.- Teselli ekibi toplanır. Isaac bir şeyler kırıp dökerken, çiftimiz kitabı tartışırlar.


Sekans değişir..

prizlerle dolu Agustus ve çimlere uzanmış Hazel telefonda konuşmaktadır. Agustus, Van Houten‘dan gelen email’i okumaya başlar..

Ve benim satır arası oyunculuğu dediğim bir sahneye şahit oluruz. Bunlar filmin öyle çok önemli bir sahnesi değildir. Genel akış içinde bir şekilde olması gereken sahnelerdendir. Ancak bazen bazı oyuncular, çok da kıymeti harbiyesi olmayan bu bölümlerde öyle sade ve şirin, öyle doğal ve naif.. bir performans sergiler ki;  detayın d’sindeki deryada yüzenler, aynı sahneyi dönüp dönüp izler.

Büyük bir süprizi duymuş, inanmış ama yine de inancını kuvvetlendirmek isteyen sorgulayıcı bakış/kulak kesilme devam ederken, ardında tazyikle biriken bir sevinç vardır ve az sonra kahkaha ve neşeyle taşacaktır. Bu duygunun oyunculuğa dökülüşünü görmek için bu kısa sahne, aslına hiç de kısa değildir.

Kısa değildir zira; kabullenmekten başka çaresinin olmadığı ölüm randevusuna, her an olabilecek kadar kısa bir süre kalmıştır. İdam mahkumunun son isteği gibi belki de son isteği olacaktır. Üstelik gerçekleşmesi zor bir istektir.

Şaşkınlığın hemen ardından, yıllardır ruhuna işlemiş olan kabullenmişliğin verdiği olgunlukla Hazel‘in 2 saniyelik müteşekkir bir göz kapatışı var ki, hissettiği sevinç dolu memnuniyet ekrandan çıkıp izleyenin de ruhuna nüfuz ediyor.

Sadece göz kapatmayla bile oyunculuk mümkünmüş.

 


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars

Hayıflandıklarımız ve Hatırlamadıklarımız

[Spoiler içerir]
Hazel‘in kitabına karşılık, Agustus da ona bir kitap önerir: Şafağın Bedeli.

O da kitabı hakkında kısa açıklamada bulunur; Onur, fedakarlık ve cesaretle ilgilidir. Ana konusu Kaderini kabullenmek ve Dünyaya bir iz bırakmak hakkındadır.

Kabullenmek..
Çoğu zaman, çoğumuz; elimizde olandan çok elimizde olmayanın daha çok farkında oluyoruz. Kulağımızın var olduğunu -şimdi- ondan bahsedince veya ağrıyınca hatırlıyoruz..
Ya da
Yer yüzüne düşen ilk SU damlalarının şemsiyeciye dönüştüğünü biliyoruz 🙂 ama Titan’da metan, Venüs’te sülfürik asit yağmurları olduğunu unutuyoruz..

Elimizde niye nükleer deniz altı yok diyerek yıllarımızı hayıflanarak geçirmek yerine, elimizdeki yelkenliyi kabullenip bununla harekete başlasak, yerinde saymaktan çok daha fazla yol almış oluruz..

Dünyaya İz Bırakmak..
Her defasında anmaktan ve izlemekten keyif aldığım bir reklam var. Şimdi burada da bahsetmesem olmaz.

Yine bir pazartesi.
Birbirini taklit eden günlere aynı şekilde başlama vakti.

Bugün kesinlikle arabayı çarpmayacaktın. Dün de, önceki gün de..
Kesinlikle.

Her gün açık, hep iki şekerli..
“Her zamankinden olmasın lütfen” diyebilmek isterdin değil mi?

Farkında olmadan gün bitti yine.
Aynı kanepede, aynı saatte.
İşin kötüsü, bir haftadır aynı sayfada.

İşte bu senin hayatın.
Biraz uzaktan bakınca geride bıraktığın iz, bu kadar aslında..

 

Ölmemiş insan, yaşıyor sayılır mı? sorusunu, her günü reklamdaki gibi geçen birisi için sorsak, nasıl bir cevap alırız acaba? Hafta sonları?

Reklamdaki sahile bırakılmış izler harika. Bununla birlikte her tür alandan olabilecek bir eser bırakmak da önemlidir. Bi tablo, bi heykel, bi beste, bi film, bi söz, bi yazı, bi yazılım, bi icat, bi icraat, bi dernek, bi vakıf..
Bu bağlamda face’de like’a basmak ile steemit’te yazı yazmak arasında dağlar kadar fark olduğunu bir kere daha belirtmek gerek.

Kahramanımız Agustus da bir iz bırakmak istemektedir. Burada filmin önceki sahnesine bir atıf da var aslında; tanıştıkları destek grubundaki konuşmasında Agustus, en büyük korkusunun unutulmak olduğundan bahsetmişti. Şimdi de dünyaya iz bırakmaktan bahsetmekte. Görüyoruz ki yazar John Green; kitabının kahramanları için kurguladığı karakter özelliklerini, çorbadaki tuz misali eserin her yerine ince ince sindirmiş.

 

Hazel, kendisi için farklı bir türdeki kitabı okumaya başlar. Bu arada filmde en fazla 20 saniye süren bir Uçuk  diyaloğu yaşanır.

Bu yirmi saniye içine 12000 yıllık hikayeler ve son 20 yılın tavan yapmış cinayetleri sığdırılabilir :/

Cennet Annelerin Ayakları Altında olabilir belki ama biri çıkıp “Cehennem Annelerin Dili Üzerindedir” dese çok da şaşırmam hani..


Görsel, Film görselleri The Fault in Our Stars