Gelecek Gelirken: Robotik Tarım

Bugün yine Loop’da bir müzik eşlik ediyor bana. Bu sefer Amy Winehouse‘dan daha etkili. Zira Türkçe. Ruveyda Sultan’dan Ayrılık Zor yorumu.  Bir süre sonra bağımlılık yapıyor ve döngüye alma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bazı kısımları o kadar su gibi, rüzgar gibi akıp gidiyor ki, şarkıya eşlik olsun diye her gün ayrılık yaşayası geliyor insanın 🙂

 


Gelecek Gelirken: Yukarı bak çocuk! Ve Toprağı gör başlıklı yazıda dünya nüfusunun her geçen gün biraz daha fazla olacağından bahsetmiştik. Nüfusun artışı demek; püfür püfür esen görece sakin Bebek Emirgan vapuru yerine 500T yahut Metrobüs’e binmek demek.

Psikolojik olarak, insan canlısı dar alanlarda daha hırçınlaşıyor. Bugün beklenilenin aksine suç oranları; daha az emniyet gücünün olduğu Sakin Şehirlerde değil, daha gelişmiş olduğunu iddia ettiğimiz şehirlerde daha yüksek. En çok suç artışının büyük şehirlerde olduğu düşünülürse, aşırı nüfus yoğunluğunun insan türü için o kadar güzel bir şey olmadığı ortada.

Topluluklara üye birey sayısı arttıkça yönetim sorunları ortaya çıkar. Kritik eşik 150’dir. Homo
sapiens bu kritik eşiği aşıp..
Harari – Sapiens



Daha yoğun ve sayıca 10 Milyarı bulan bir nüfus nasıl beslenecek?

Bu soruya kafa yormamak demek; torunlarımız ve gelecek nesiller, insanoğlunun en iyi bildiği “ilkellik ilkelerini” kullanarak savaşsınlar ve dünyanın yarısı ölsün /ki gıda problemleri de çözülsün/ konu beni ilgilendirmiyor..  demek gibi oluyor biraz..

Oysa en azından sadece beyin jimnastiğiyle bile konunun farklı çözümleri zihnimizde parıldamaya başlayabilir.

Çiftçi Robotlar

Dünya üzerindeki çiftçilerin ekim ve hasat zamanları hayli ağır koşullarda çalıştıkları hepimizin malumu. Bununla birlikte bi çok ülkede 1 birim efor ile 2 birim ürün elde edilebilecekken, köylülerin ve çiftçilerin ekseri çoğunluğun eğitim durumu da ortada.

Peki şimdilerde yılların taksi ve tır şoförlerini bile işsiz bırakacak kadar gelişmiş otonom sistemler çıkmışken, sanayi 4.0 kavramını daha geniş yelpazede düşünsek ve tarım işinde de robotik sistemlerden daha çok faydalansak nasıl olur? Doyurması gittikçe daha çok zor olacak bir nüfusu beslemek için hayli pratik çözümler sunar gibi sanki (?)

// Dikkat Hipnoz etkisi yapabilir 🙂

// Bu yazıdaki havalı video sanırım aşağıdaki 😉

 

 

~Altı yıl öncesinden bir haber

Yine ~beş – altı yıl önceden Türkiye’den bir video

Google ve Youtube’da benzerleri ve benzemezleri daha pek çok örneğe ulaşılabilir.

2 Yazılık bu girizgah sonrası, gelişme bölümünde söyleyecek bir kaç çift sözüm daha olacak 😉


görsel: robohub

Gelecek Gelirken: Yukarı bak çocuk! Ve Toprağı gör.

Şu anda yazarken yeni tanıştığım bir ismi dinliyorum: Lauren Daigle.
Daha duyar duymaz Adele hissiyatı uyandırıyor bu da yetmezmiş gibi bazı yerlerde rahmetli Amy Winehouse, Lauren’in beninde canlanmış, küçük kısımlar söylüyormuş gibi oluyor. Üstüne bir de doğallık eklenmiş ki benim gayet hoşuma gitti. Loop’a aldım 😉

 


Konun kapak resmi, Lauren’‘ın Look Up Child albümünün kapağı. İngilizcede, çok kullanılan kelimelerle ilgili pek çok deyim oluyor umarım “bakmak-aramak” dışında ekstra bir deyime/manaya denk gelmiyordur ama öyleyse bile yine de “Hey Çocuk, Yukarı Bak” manasında anlamak istiyorum 🙂

Yukarı bak çocuk! Ve Toprağı gör.

Şimdilerde popüler hale gelen/getirilen STEM ile ilgili çekincelerimi belirtmiştim.
Para ve Devlet #3: STEM de Nereden Çıktı?
Hükümranların level atlamış köleleri olmak için çalışmanın-çalışmamanın ne olduğunun-olmadığının farkında isek, geleceğin gök yüzü kadar, toprakta da olduğunu görüp bunu hakkıyla idrak etmeli ve yeni nesilleri buna donanımlı hazırlamalıyız.

Hiç uzağa gitmeden 1 mm yakınımda birisi var 🙂 Elma toplayan drone ve tarladaki ürünleri parazit bitkilerden kurtarmak gibi konulara yarı fantezi yarı ciddi kafa yoruyor. Dünyanın nüfusu düşünüldüğünde, böyle şeyleri düşünmek gerektiği sanki daha çok gün yüzüne çıkıyor.

Amerika keşfedildiği zamanlarda, bütün dünya üzerinde, yaklaşık Amerika’nın şimdiki nüfusu kadar insan yaşıyormuş.

Her geçen gün, dünya genelinde ortalama nüfus artış hızı düşüyor. Ama bununla birlikte, takdir edersiniz ki 300 milyon’un yüzde 3’ü ile  7 milyarın yüzde 1’i hayli farklı.

 

 

Farklı farklı onlarca kuruluşun, gelecekteki dünya nüfusunun ne olabileceğine dair projeksiyonları var. Nükleer savaş gibi ütopik değişkenleri devre dışı bırakırsak hemen hepsi benzer şeyler öngörüyor.

Şimdi kaç yaşında olduğunuzu düşün. Ve göz açıp kapayıncaya kadar bu kadar yılın çoktan geçmiş olduğunu. Ve bir sonraki göz açıp kapamamızda takvimler rahatlıkla 2040-2050’yi gösteriyor olacak.

Zihinlerimizi kaçırmaya çalışmadan bu zamanlara bakış atmak, en azından bakış atmaya çalışmak güzel olabilir. En azından devir teslim yapacağımız yeni kuşak için faydalı olabilir.

Yazının başından bu satıra gelene kadar dünyanın nüfusu yaklaşık 2 bin arttı ve yine yaklaşık olarak  7,701,800,069 kişi olduk.

 

 

2050‘li yıllar geldiğimizde ise dünya nüfusu 9.7 Milyar olacak.

Belki kendi hayatlarımızın son bölümlerini yaşıyor olacağız ama çocuklarımız ve torunlarımız için 2050 gayet “hayatın ortasında” bi yıl olacak..

İyi ama 2050’de onca nüfus ne yiyecek?

 


Devam edecek..

Kaynak & Görseller

Gelecek Gelirken: Start day / Başlangıç günü

(Daha ilk cümleyi yazmaya başlarken, sanki açmış da canım Carl’s Jr.’dan  BBQ çekmiş gibi, Terminator izleyip öyle yazasım geldi 🙂 Fakat ki o kadar zaman lüksüm yok.)

Görsel


Mesele Enigma‘ya ve Alan Turing‘in “Makinalar Düşünebilir mi?” yahut “Turing Testi“‘ne kadar götürülebilir. Ancak biraz daha kitabın ortasını okuyacağım.

Önceki yazıda That Day diye adlandırdığım bir gün vardı. Benzer şekilde, isimlendirdiğim bir gün daha var:
Start Day.

 

IBM: Ne içerdi bilmiyorum ama “Eruzum’da İyigören soy isimli bir aile varmış. Çok zeki bir çocukları varmış. Bunu yurt dışından çağırmışlar, gel zaman git zaman bu çocuk IBM (“İyi gören Bilgisayar Merkezi”) isminde bir firma kurmuş”.. şeklinde bir masal anlatırdı lisedeki matematik hocalarından birisi.. )

1950‘ler..
Bilgisayarda Satranç hesapları, IBM çalışanlarının ilgisini çekmeye başlar.

Yıl 1985.
Carnegie Mellon Üniversitesinden Feng-hsiung Hsu, tez konusu olarak “Chip Test” adıyla Satranç Oynama Makinası üzerine çalışmaya başlar. Bir süre sonra sınıf arkadaşı Murray Campbell da proje üzerinde çalışmaya başlar ve Deep Thought/Derin Düşünce fikri şekillenmeye başlarlar.

Yıl 1989.
İkili IBM’in Araştırma departmanında işe başlar. Mevcut IBM kadrosundaki Joe Hoane, Jerry Brody and Chung-Jen Tan‘ın da katıldığı bir ekip kurulur. Ve yeni ekip projeyi (ve işlemleri yapacak süper bilgisayarı) Deep Blue olarak isimlendirir.

Yıl 1996.
-Youtuber’lardan çok önce- Big Challange! Deep Blue, dünya Satranç Şampiyonu Garry Kasparov’a meydan okur. Maçlar yapılır. Kasparov kazanır, Deep Blue kaybeder.

[Bu arada, bu nasıl güzel bir AR-GE mezhebidir ki; 7 Yıl boyunca “Sen yeter ki Araştır ve Geliştir” deyip, donamım ve personel imkanı sunmanın yanında üstüne her ay dolarla para veriyorlar]

Yıl 1997.
Rövanş. İzleyicilerin hazır bulunduğu küçük bir televizyon stüdyosunda, kameralar çalışmaya başlar. 500+ kişilik taşan kalabalık tiyatro koltuklarında konuşlanmıştır. İlk maçı Kasparov kazanır. Fakat toplam 6 maçlık oyunun nihayi  kazananı Deep Blue olur.

 

 

Makinaların yükselişinde, çok önemli bir kale alınmıştır. Buharlı makinaların çok ötesine geçmiş olan Dijital devrim, insanların zapt ettiği bir kaleyi fethetmiş, göndere 1 ve 0 dan oluşan bayrağını dikmiştir.

Belki de bizim kuşağımız için denilebilir ki; Gelecek, o gün başlamıştır.
11 Mayıs 1997

Gelecek Gelirken: That Day.. / O Gün..

Halen ToDo listemde bekleyen “Harari” yazıları var. Onun kadar geniş perspektifte ve hayatın farklı alanlarına, farklı açılardan bakmak için blog yazıları hayli kısıtlı bir alan sayılabilir.

Bununla birlikte, HomeDeus’un 9. Bölüm’ünde taş atılan mevzulara kendi çapımda ben de taş atmak için, ufak tartışmalar yapabilirim. Bu bağlamda henüz uzunluğunu kestiremediğim bir Gelecek Gelirken serisi güzel olabilir 😉

 

“That Day”

CGI Character  terimi ile tanıştığım gün, kafamda şimşekler çakmıştı: Bilgisayarda tasarlanmış bir karakter.

— E ne var ki bunda? Street Fighter zamanından bu yana, bilgisayar ortamlarında insan çiziliyor ve hareketi sağlanıyor. Hatta konsolu elimize alıp, o karakteri biz bile yönetiyoruz.

Evet. Ama biraz daha abartsak 😉

Hatta “biraz”dan çok çok fazla abartsak. Mesela 3D karakter uzmanları, CGI artistleri öyle bir karakter tasarlasınlar ki, başta Göz ve mikro mimikler olmak üzere karakterin hareketleri müthiş gerçekçi olsun.

 

Ve dahi, bu karakter bir filmde oynasın. Dünyanın değişik coğrafyalarında aylarca gösterimde kalsın, CD’leri çıksın (şimşek düştüğü zaman CD’ler vardı), aradan 2 yıl geçtikten sonra, filmin yönetmeni bir basın toplantısı yapsın ve oyunculardan birinin tamamen bilgisayar grafikleri ile oluşturulmuş bir karakter olduğunu açıklasın.

// Bu düşüncelerden çok sonra öğrendim ki benimle aynı şeyleri düşünen başkaları da varmış. Ve hatta bunu film yapmışlar: S1m0ne 

O günü, yıllardır kendi çapımda “That Day” olarak adlandırıyorum.

Zira O Gün’den sonra, sinema sektörü bir daha eskisi gibi olmayacak. Şimdilerde -özellikle ILM ve Marvel aşkınlıkları sonrası- çok fazla efekt yapılıyor. Ve giderek daha fazla saniyede, CGI yer alıyor. Ama TAM manasıyla “O Gün”ü henüz yaşamadık.

Böyle bir gün sonrası yapımcılar;  Tom Cruise’a her film için 75 milyon$ vermek yerine, çok daha az maliyetle üretip, mülkiyetine sahip oldukları Digital Oyunculara yönelecektir.

 

 

Yapay zekanın hiç var olmayan ancak uzmanları bile ikna edecek derecede Rembrant çizdiği düşünülürse, harika mimikleri olan bir Dijital Oyuncu demek, bol bol film izlemiş bir yapay zekanın, 3D karakterin kaslarını (pixellerini) yönetmesi demek.

“O Gün”ü hatırlatan yeni şeyler karşıma çıktığında, sağda solda paylaşırken “That Day coming.. / O Gün geliyor” başlığı ile paylaşıyorum.

Onlardan bazıları..

 

“Eye Piece” by Chris Jones

 

“E” by Chris Jones

 

“Someone” by Dexter Studios (Konu görseli de buradan)

 

“Project Vincent” by GiantStep

 

Animatrix serisinde de çok güzel bi örnek var ama şimdi oraya girersem çıkamam 🙂
O zaman, -şimdilik- kapanışı şununla yapayım:

“Siren” by Next Studios, 3Lateral Epic Games, Tencent, Vicon and Cubic Motion.

 

Umursasak da mı saklasak, umursamasak da mı saklasak

Bir süredir etliye, sütlüye, devlete, topluma, aileye, eğitime ve benzerlerine çok daha az kafa yoruyorum.

Bunun başat iki sebebi var:

  1.  Son zamanlar için…
     
  2. Mazoşizm’in de özgürlüğe dahil olması.


Görsel

Önce biraz Grafik, biraz Matematik..

Her şey o kadar NET ortadaki, açıklama yapmak okuyana hakaret bile sayılabilir. Ama “hayatım boyunca sözelci idim, grafiklerden hiç anlamam” diyenler için 2 satır yazayım:

Dolar, Hep artmış ve Hep Artacak. // Geleceği biliyorum evet 🙂
[Ne zamana kadar? “Pişt ABD, Kanada’ya koyduğum ambargoyu delersen, ben de Beyaz Saray’ın çatısını delerim” diyebileceğimiz zamana kadar]

Cehennem, Damat’ı ve kayın pederini havada kapacak..
Emek emek çalışanından, emeklisine, çoğundan ayrı çalışmak zorunda kalan anneden, annesiz öksüze.. herkes fakirleşti. Damat’ın ülkeye verdiği zarar Darbenin yaklaşık 3 Katı büyüklüğünde. İnanmayan eline cetvel alıp yukarıdaki rakamların arasını ölçebilir.

Hal böyle ayna gibiyken iken, Neden %çoğunluk,  30 liraya aldığı ürün 50 lira olmuşken, 80 liraya da gitmesinin önünü açacak şekilde oy verdi diye sorulabilir..

Bunun sosyolojik, siyasal ve psikolojik pek çok açıklaması olabilir ancak şu anda Reel-Matematik-Gerçeklerden, yorumlara açık konulara geçme niyetim yok.

Zira;
Göbeğini kaşımak da, Bile bile lades demek de demokrasiye dahil..
30 yıldır CHP’den / Milliyetçilerden / Sağdan / Soldan başkasına oy verdim diye safiyane böbürlenmek de.

Oysa gelişimi sağlayan dönekliktir. Hengameli bir tartışmadayken, elimizi güçlendirmek için “İyi de kardeşim Bilimsel olarak kanıtlanmış…” cümlesini, savımıza garnitür yaparken gözden kaçırdığımız bir şey var: Bilim, dönek ve kaypaktır. [Bkz: Yıllarca ülser, “bilimsel olarak” psikosomatik bir hastalık iken, sonradan bir tür bakterinin sebep olduğu mikrobiyal bir hastalık olabilir ve yine bilimsel olarak elbette. Kaldı ki önümüzdeki hafta, yine bilimsel olarak genetik bir hastalık olarak tanımlanabilir]

Sadece siyasi konularda değil Her konuda, doğruyu fark ettiğinde; onlarca yıllık geçmişiyle/kendisiyle ve çevresiyle çatışmak pahasına bile olsa, Doğruya yönelmek bir Erdemdir.

Bununla birlikte çok ne yazık ki, özellikle TR’de günlük hayat dinamikleri böyle işlemiyor.

“Fenerbahçe’nin borçlarından devlete ne arkadaş, halk nasıl ödüyorsa onlar da ödesin borcunu” demesini beklediğin asgari ücretli bir çalışan, bundan memnunluk duyup, “helal olsun” çekebiliyor.

Yahut, sanki kendisi de hastaneler-eczaneler arasında zincir dokurken, önce doktordan sonra eczacıdan sonra yeniden doktorlardan hat-trick zulüm görmüş bi kişi, akla zarar bir şekilde “hastane de yapmasalardı” diyebiliyor.  Ya da bir başkası sırf rakipleri yaptığı için hızlı trene karşı çıkabiliyor.

Kürtlük, Türklük, Din ve Atatürk mevzuları var ki, siyasetine bunları alet etmeyene siyasetçi,
bu zokaları her seferinde yemeyene seçmen denilmiyor neredeyse, o derece..

Atalarımız,
her görüş için üstelik her ülkede geçerli bir söz icat etmiş:
Öyle saça böyle tarak..

Uzun süredir ülke gündeminden kopmuştum ama arkadaş sohbetlerinde ara ara kendimce iyi olabilecek fikirlerimi beyan ediyordum. Lakin havanda su dövmekten öte gitmeyen KOCAMAN bir zaman kaybından ibaret her şey. Acı ama böyle.

Her şeyi geçtim, Çocuklara ve Kadınlara yapılan şiddet ÇIĞ gibi büyürken, HİÇ BİR Siyasi lider bunu kendine DERT edinmiyor. ÇIĞLIK Çığlık meydanları, TV ekranlarını inletmiyor. Koltuk mücadelesi yaptığı rakibini anlatırken boyun damarları şişe şişe haykıranlar, sümbül kokulu bir çocuğa yapılan zulüm karşısında Kıyameti koparmıyorlar.
Bir caninin 13 kez serbest bırakılıp ardından katliam yapması karşısında, 13 gün Açlık Grevi yapmak ya da kravat taktı diye serbest bırakan hakimler hakkında suç duyurusu yapmak şöyle dursun, içtenlikle 13 DAKİKA bile gündemine almıyor HİÇ BİRİ!

Düşündükçe o kadar deli oluyorum ki, affınıza sığınarak küfredeceğim.
Başta Çocuklar ve Kadınlar olmak üzere, güçsüzleri ve ezilenleri dert etmeyen güç sahiplerinin Hepsinin Allah Belasını Versin!

Madem gündemle(?) ve siyasilerle ilgilenmiyorum, bunca şeyi neden yazdım?
Siz de onları umursamayın, onların hiç birinden bir şey beklemeyin diye.

Herkes kendini geliştirse ve çevresinden bir iki kişiye örnek olsa, ülke ve gezegen mertebe atlar.
Biz kendi işimize, eşimize, çocuğumuza, çevremize; siyasileri ve tepedekileri umursamadan, öyle bi odaklanalım ki,  her şeyi öyle güzel yapalım ki, onlar bizi takip etsin biz onları değil.

 

Unity ve Kullanıcı Deneyimi

Bugünden 5 saat, önceki günden 2 saat en az 7 saattir Unity kullanarak, -sadece 1 düğmeden oluşan- basit bir mobil oyun/uygulama denemesi yapmaya çalışıyorum.

Jeff Han‘ın EFSANE Ted sunumundan sonra, kaç yıl boyunca bu teknolojiye dokunmayı beklemiştim. Steve Jobs‘un ortalığı karıştıran sunumunu ise virüsü bulaştırdığım bir arkadaşımla birlikte izlemiştik ve sabırsızlıkla Iphone’un Türkiye’ye gelmesini bekledik.

 

 

Uzunca bir süredir, bu dokunmatik ekranlar beni cezbetse de; kodlardan, robotlardan, tasarımdan borsa ve coinlerden zaten yemek yiyecek zaman bulamazken bir de başıma “uygulama yapma” işi bulursam eyvah eyvah… diyordum.

Ve sanki kaçınılmaza yolculuk gibi.. Kıramayacağım bir  arkadaşım kanalıyla, uygulama şöyle dursun mobil oyun işi geldi buldu beni.

Şu anda sadece görsel tasarım tarafındayım ama bir başka kaçınılmaz daha yaklaşıyor gibi 🙂

Henüz ışınlanma gerçekleşmediği için  dosya göndermek ya da drive’daki dosyanın linkini iletmek için iş dünyasındaki en güçlü iletişim aracı halen e-mail. Email’in aynı anda hem güzel hem de kötü tarafı ise EşZamanSızlık.

Bazen hazırladığım bir görselin, telefonda oyunun içinde nasıl göründüğünü test etmek istiyorum ancak Unity’nin başındaki arkadaşla denk gelişebildiğimiz zamanlar az.

Programı kurup kendim bakayım dedim.

Vee.. Aleyküm Selam programcı kafası!


Programcı kafası:
Bir şey çalışıyorsa, çalışıyordur.
Başka bir şeye gerek yoktur.

I never liked that and I’ll never like

Üniversitelerin programcılık bölümlerinde Ambalaj ve Ergonomi dersleri, spesifik olarak da
UI: User Interface: Kullanıcı Arayüzü ve  UX: User Experience: Kullanıcı Deneyimi konuları zorunlu olmalı bence.

Apache gibi internetin göbeğinde  bir teknolojiye bakalım:

Yani, kullandığımız her 3 siteden 1’i, adresini yazıp enterladığımızda, bize Apache ile cevap veriyor. Görüleceği üzere “internetin göbeğinde” tabiri laf olsun diye söylenmiş bir tanım değil, harbiden öyle.

 

Peki bir de Apache’nin kendi sitesinde, dağıtım sayfasına bakalım:

 

Programcı kafası diyecek ki; “İşte ne güzel hepsi sade bir şekilde, klasörler halinde”. Ben de diyeceğim ki “Daha oraya gelmeden, HTML default ayarları böyle olmak zorunda değil ki!”. Atıyorum varsayılan font, Roboto ya da OpenSans benzeri etli tırnaklı ya da etsiz tırnaksız fontlar ya da bunların kombinleri pek ala olabilirdi. Hatta H1, H2, ve H3 default fontları farklı olabilirdi. Abartayım 🙂  HO1, HO2 ve HR1, HR2 gibi elementler bile olabilirdi.

Unity‘de de benzer durum var. Bi tane kurulum başlatıcı indiriyorum. Ama bu başlatıcı nasıl bir bir işletim sistemini kullandığıma bakıp, ona göre kurulum dosyaları indirmek yerine, bir süre çalışıyor ve
“E ama siz 32bit kullanıyormuşsunuz, 64bit çalışmaz ki” diyor 🙂
“İyi de başlatıcı kardeş, bu TAM olarak Senin Görevin. Bana uygun, en son versiyonun dosyalarını indirmek ve kurulumu başlatmak.” 

“Peki” deyip, kendime uygun kurulum dosyasını indirip, kurulumu başlattım. Bu esnada bana ne amaçla kullanacağımı falan sordu, Android ve VR seçtim.

Kurulum bitince, bi tane asset-görsel ekleyip “Build”‘e bastım.

Ne dese beğenirsiniz, Android Studio hangi klasörde diyor.  Bu bir şaka olmalı. Ama değil. Şaka gibi olan şey programcı kafası. Güzel abim, sen sordun, ben de dedim ki “Android için kullanacağım”. Bu sana lazımsa neden paketin içinde yok veya indir miyorsun? Hadi çok kibarsın, izinsiz bir şey yapmıyorsun. En azından “bu da lazım indireyim mi” diyen bi buton sun, ben de basayım.

Neyse, Android Studio’un ilgili versiyonunu indirdim. SDK klasörünün nerede olduğunu söyledim. Bu sefer de JDK soruyor.. Allahım ya!

Onu da bulup indirdim. Hadi görelim artık diye bastım. Yine hata! Hem bu sefer başka programlarla alakalı değil, Unity’nin kendi içinde, işlemlere başlayıp onca beklettikten sonra değil, basit bir kontrolle, Önce com.Uretici.urun ekranı açarak çözebileceği bir hata..

Şunu kabul ederim: “Kardeşim adamlar 1500$’lık programı bedava veriyorlar. Ve bir an önce projenin ayağa kalkması için, süse püse ya da ek zaman gerektirecek aksiyonlara gerek olmadan bir önce çıkması için “koşan” bir program çıkarmışlar, ne güzel.”

Evet bu çok mantıklı ve kabul etmenin ötesinde desteklerim de.  Fakat 2005‘ten bu yana var olan bir programda, yukarıda bahsi geçen türde Kullanıcı Deneyimini iplemeyen özellikler olmamasını bekliyor insan..

Diğer yandan .. hata kodu çalışıyorsa kontrol yapılıyor işte, öyle önceden çalışacak bir ekrana gerek yok. değil mi :))

 


Görseller: Üçüncübinyıl, Apache, Netcraft,

Işınlanma sorunları

 Hişş.. Çaktırma.

Işınlanmayı bulduk(?) ama bazı sorunlar yüzünden halka açmakta tereddüt ediyoruz 🙂

Öyle edebi olarak veciz olmayan ama hayli matematiksel bir sözü tırnak içine almak istiyorum:


Önde gitmiyorsan, arkada kalırsın

Kabul pek affilli değil ama gayet doğru. Işınlama da eli kulağında ve hemen geldi geliyor bir teknoloji değil ama yine de biliyoruz ki, her şey önce hayalde başlar. Nitekim, “nitekim” kelimesine aşina olanlar bilir ki Kara Şimşek’te hayal edilmiş pek çok teknolojiyi şu anda bizzat kendilerimiz kullanıyoruz.

Son Dakika

Sayın seyirciler sonunda oldu: Atanamayan öğretmenler Işınlanmayı başardı. Malum binlerce üniversite mezunu genç öğretmen adayı atanmayı bekliyordu, beklerden bari boş durmayalım deyip bir araya geldiler. Ve bir arkadaşlarını memleketine ışınlanmayı başardılar.

Bir cevtelin uzunluğu nasıl ölçülür?

Klasik fizikte X = V x t gibi bir formülümüz var malum. Söz konusu buluş klasik fizikle uyumlu ise V hızı saniyede 300.000 kilometreyi geçemediği için mesela Mars’a ışınlanmak 3 dakikadan fazla sürecektir. “Sana sevgi pıtıcığı Plüton’dan baktım ey aziz İstanbul” demek içinse 7 saate ihtiyaç olacaktır. Bi dönüşü var etti 14 saat.

Olmaz. Olmamalı. Işınlanma klasik fiziğe göre bulunmuş olursa evet çook ultra bir şey olur ama yine de adına ışınlama denir mi tartışmak lazım.

Peki. Dolanıklık, süper poziyon, aynı anda iki yerde birden bulunma gibi Quantum  gariplikleriyle bulunmuş olsun.

 

 

Bu durumda t=0 değeri için Mekan olgumuzu da yitirmiş olacağız. Dünya’nın ya da daha özelde Kansas’ın nerede olduğunu bilemiyorsak; Kansas’a gitmek yerine Kansas’a ebediyen bye bye diyebiliriz.

Cetvel problemi gibi, “Nereye gitmek istiyorsun?” sorusu gizli cümle olarak “Neredesin?” sorusunu da barındır. Diyelim ki kampanyadan yararlanıp 3 fiyatına 5 kullanımlık Işınlama paketi satın aldım. “San Francisco”ya ışınlamak istediğimde, ışınlanma merkezinin beni nereden alacağını bilmesi gerekir ki Uşak’tan alıp San Francisco’ya ışınlasın.

 

Keman kutusunun Organik maddeleri tanıması

Öyle merkezi bir sistem değil de Keman Kutusu büyüklüğünde alıp eve götürebileceğimiz kadar küçük ve ucuz bir cihazla ışınlama mümkün olmuş olsun.

 


(Bu arada, uzun zamandır kullandığım bir Film puanlama listem var. Ve Predestination bu listeye zirveden giriş yapan çok ender filmlerden. İşi gücü bırakıp bu yazıdan hemen sonra izlemeniz lazım. Çocuk/bebek/patron gibi laftan anlamayan kısıtları olanlar, unutmamak için hemen şu anda alarm kurun 😉 o kadar yani.)

 

Bu cihazın, BEN’im tırnağımın ucundaki elektron ile ona oda sıcaklığını hissettirmekte olan elektronu ayırt edebiliyor olması lazım. Ki benzer şekilde 120 cm üzerimde turan tavanın atomlarıyla birlikte beni ışınlamasın. Aksi halde San Francisco maceramın daha ilk saniyelerine beyin kanamasından gidebilirim 

Bilim kadınları bi koşu laboratuvara gidip organik ve in-organik maddeleri tanıma modülü geliştirsin. (ne oldu? bilim adamları deyince ayrımcı olmuyor muydu?)

Evet bu, boyumuzdan büyük işlere kalkıştığımız için daha ışınlanırken tepemize taş yağma sorununa çözüm olabilir. Lakin ki o cihazın yine de ortamda bulanan diğer-organik-kişiler ile ben-organik-kişisini ayırt edebiliyor olması lazım. “Aa bu parmaklar, soyulmuş mandalin? Tüh ya! Tam ışınlanırken kardeşim odaya girmiş” demek istemeyiz. Hatta sinek, kelebek, karınca gibi diğer minik canlıları da ayırt etmesi lazım ki George Langelaan ve David Cronenberg, “e biz size bunu ta 1986’da söyledik” diye başımıza artizlenmesinler.

 

Işınlama Merkezi

Ev ve iş yeri gibi alelade mekanlarda bu iş olmayacağını anladığımıza göre mega steril ortamlar şart. Önceki adımdaki “Merkezi” sisteme geri döndük. :|S

Böyle merkezlerin bizi, bizim dışımızdaki diğer her şeyden ayırt ettiğini düşünelim. Bu durumda, ışınlanacak olduğumuz, hedef bölgedeki ışınlanma merkezinde, yararlı bakterilerin vücudumuza geri enjekte edilmesi gibi önemli detayların da düşünülmüş olması lazım.

Atom by Atom

Bu süreçleri irdelerken atladığımız bir şey var. Kişiyi Ağyar’dan ayıt ettik ama ışınlanan kişinin kendi topuğu(ndaki atomlar), sırtına ışınlanırsa ne olacak?

Demek ki, tek tek her bir atomun eterdeki(?) yerini not edip, karşı tarafta müthiş bir hassasiyetle bu konumlara göre yerleştirmemiz gerekiyor.

Dolanıksak aynı mıyız?

Neden hep atomları ayırıp-bileştirmeyi düşünüyoruz ki? Belki de tamamen farklı bir bakış açısıyla yapılacak.

Örneğin; Dolanıklık kullanarak. bir elektrona ait bilgiler karşıdaki başka elektrona aktarılırsa -ki ŞUAN 1400+ km menzilde bu yapılıyor!– ve tırnak ucundan saç ucuna tüm her bir parçacık için bunu yaparsak pek ala karşıda bir klonumuz olabilir. De, O biz olur muyuz? Ya da kendimizden 20 tane olduğunda krediyi kim çekecek kim geri ödeyecek?

İyi de öğretmenlerimiz arkadaşlarını ışınlamayı başardıklarına göre, demek ki bi şekilde çözmüşler olayı. Biz onlardan daha mı iyi bileceğiz. Hikmete malik insanlar sonuçta.

Peki.

Sonrasına bakalım.

Muhtemelen buluşun hemen sonrası, önce maceraperest zenginler, “na na.. ♫ bi ordayım bi burada” tarzı videolar çekecektir. Kendisi de istediği halde erişemeyenler  video altına “görgüsüzlük” yorumları yaparken, US. Air Force çoktan Kremlin’in bahçeye bakan odasında bitiverecek sistemlerini geliştirmiş olacaktır.

Oda demişken, o ex kişinin odanızda bitivermesini sanırım hiç istemezsiniz değil mi?

Hadi Jaimie Alexander gardını 😉 bi şekilde alır da diğer ünlülerin durumu vahim..


screenertv

 

Diğer yandan, insanlar yerine nesnelerin ışınlanması durumunda,
“Tek Tıkla kapında” sloganı fena halde gerçekçi olurken, ışınlamaya adapte olamayan pek çok kargo firması net bir şekilde batacaktır. Afrika’nın su sorunu ve yurt dışındaki ilaç sorunu gibi problemler büyük ölçüde çözüme kavuşacaktır. Ve daha zilyon şey.. Ama İstanbul trafiği ne olur onu bilemem 🙂

Bir de tersten düşünelim

Neden hep gidiyoruz ya da bir şeyler gönderiyoruz. Birileri bunu getirmek için de kullanamaz mı?

İran, bir noel arefesinde İngiltere’nin nükleer silahlarından bir kaçını aparırsa mesela?

Ya da Çin, Kanada’nın altın madenlerini kendine ışınlarsa?

Işınlanma Kalkanı

Işınlamanın yere daha sağlam basan ayak sesleri duyulmaya başladığında, Işınlanma Kalkanı üretmek de güzel olabilir. 


Görsel ve Işın/klon/lama haberi

Küçültme ve Işık Yelkeni

Steemit’i bilen ama çeşitli aksilikler sonucu üye olamayan bir arkadaşım mesaj atmış:

“Senin nesne  küçültme teknolojisiyle birleştir, al sana ‘Işınlanmanın Ayak Sesleri‘ “
Ve bir de link göndermiş:

Yıldızlar arası seyahat için yeni bir yöntem
Caltech araştırmacıları, nesneleri ışıkla hareket ettirebilmek için bir yöntem geliştirdi. Nesnenin yüzeyine çizilen bir desen, nesneyi dengede tutuyor.

Önce haber hakkında, bildiğim bir bilgiyi paylaşayım: Söz konuşu buluş Caltech’in icadı değil. Zira Güneş Sistemi ve Samanyolu dışına çıkmak için Çip boyutunda Işık Yelkenli Uzay Gemileri fikri öne sürülmüş, Mark Zukerberg, Stephen Hawking ve Rus Milyarder Yuri Milner tarafından (100 Milyon$) desteklenmişti. Belki de çoğumuzun okul yıllarında yapmış olduğu Radyometre deneyindeki mantığın, uzaya uygulanmış hali de diyebiliriz.

 

Caltech’in getirdiği yenilik ise şu; Işıkla hareket ettirilecek cismin üzerinde bir desen çizmek. Bu desen sayesinde, ilgili cisim minik hareketler yaparak, ışık demetinin doğultusundan çıkmıyor.

Arkadaşın “birleştir” diye atıf yaptığı diğer teknoloji ise, -ultra haberlere alışık bir bünye olarak, uzun süredir görmediğim “Beklenmeyen Süpriz Gol” tadında- okuduğum bir haberdi.
“Yapay zekanın çizdiği resmi uzmanlar ayırt edemedi”
“Honda, Boston Dynamics’e Bale yapan Ballessimo ile yanıt verdi”
vb. haberler çıksaydı karşıma “Beklenen Süpriz” olurdu ve o kadar şaşırmazdım. Ancak MIT’den gelen gol, hiç beklemediğim bir yerdendi:

MIT, nesneleri binde biri ölçeğine küçültmeyi başardı

Ne? Nasıl yani? WTF!

 

 

 

Yani arkadaşın bahsettiği birleştirme şu; Nesneleri 1000’de bir ölçeğinde küçült, sonra da üzerine ışık tutup gönder.

Diyelim ki yukarıdaki birleştirme yöntemiyle yahut ilginç quantum garipliklerini kullanarak ya da henüz kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle Işınlama gerçekleştiğinde, bu kuşkusuz Galaksi tarihindeki en mühim gelişmelerden birisi olacaktır.

ABC paşanın oğlunun hangi vilayette kadılık yaptığını,
sonra neden oradan Manisa’ya geçtiğini,
sarayındaki çeşnibaşıyı neden kovduğu
gibi müdahale edemeyeceğimiz bir zaman diliminde geçtiği için BOŞ gelen konuları konuşmaktansa, şimdimizi ve sonramızı direk etkileyen ya da etkileme ihtimali olan HOŞ konuları konuşmayı tercih ediyorum.

Vakti zamanında yeğenlerime “Işınlama olsa ne güzel olur? mu Acaba? Yoksa sorunlu mu olur? Işınlanma sorunlarına çözümler” konularında beyin jimnastiği yapmıştık, benzer temalı bir yazı da görüşmek üzere..


Görsel

 

Dingo’nun Uzaydaki Ahırı

Burası Dingo’nun Ahırı mı?

Vakti zamanında,(~1870+) Taksim’de Dingo isminde bir vatandaş yaşarmış. O zamanlar tramwayları atlar çekermiş. Tepebaşı tarafından Taksim tarafına doğru yokuş olduğu için, bu yokuş öncesi Azapkapı’da, tramwaylara ilave atlar koşulurmuş. Duruma göre bazen 6-7 tane bazen 8-9 tane.


google map

Bir rivayete göre Taksim sonrası daha az ata ihtiyaç olduğu için, diğer bir rivayete göre yorulmuş olan atların dinlenmesi için Taksim’deki Dingo’nun ahırı kullanılırmış. Kaç at gelip kaç at gidiyor, hangisi ne zaman geliyor hangisi ne zaman gidiyor belli olmadığı için bi keşmekeş yaşanırmış.

O zamandan günümüze “Dingo’nun Ahırı /-mı burası?” tabiri, deyimleşerek Türkçe’ye yerleşmiş.

Yolunuz Taksim’e düşerse,
-Google beni yanıltmıyorsa- 150 Yıllık Dingonun Ahırı tam olarak şurada. Ve hala tramwaylar için kullanılıyor.


görseller: #1, #2


Dingo’nun yeni Ahırı: Türksat Uydusu

Kızmak yerine gülmek, kahrolmak yerine kahkaha atmak gibi trajediyi komediye dönüştürebilenlerdenseniz kolay ama değilseniz; irrite edişine dayanması zor olan şu sözlere bi bakalım:

Yıllardan beri, gerek Türkiye’deki vaazlarımdan gerekse dünya çapında yapmış olduğum vaazlarımdan tanıyorsunuz. Ve herhangi bir ürünün reklamında da görmediniz. Değerli kardeşlerim, …  Şey-i Şifa isimli bu mamulü yapan, cami cemaatinden olan kardeşlerime inandım. … Prostat rahatsızlığı olanlara, yan rahatsızlıkları dahil olmak üzere birebirdir kardeşlerim.

..buna bağlı olarak bir yan hastalık da cinsel rahatsızlıktır. Cinsel rahatsızlık için de bu kardeşlerimiz gayret göstermişler. Şifa bilimci olan bu kardeşlerimiz -ki ben çok güvenirim onlara- şöyle bir ürün de yapmışlar. Emin olun kardeşlerim çok dua edeceksiniz bana. Bunu ve bunu alıp, kullanıp “şifa bulmadım” diyene henüz rastlamadım. Hakikaten SÜBHANALLAH diyorum, başka bir şey diyemiyorum kardeşlerim.

..Sabah-akşam bir çay kaşığı, Euzübillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim, işte böyle.. immhh bayılıyorum bu tada. Bu tada bayılıyorum. … bana çok dua edecekler.. kardeşlerimize de dua etsinler… Allah onları muvaffak etsin.

..Hocamızın da buyurduğu üzere.. bu mamül, prostat rahatsızlığını Allah’ın izni ve keremiyle bitirecektir. ..Allah’ın şifalı bitkileriyle oluşan bu ürünümüz… Müslümanın müslümana ilacı olarak yapılmaktadır. Tamamıyla  Helal ve Mübarek olan bu bitkiler.. ..Kesin çözüme kavuştuğuna… tam şifa olacak set gönderiyoruz ki kazancımız helal olsun.. …

Neresinden tutsan insanın elinde kalacak olan bu konuşma, gayet bilinçli bir şekilde belli bir yaşın üstünü hedef alarak hazırlanmış NET bir dolandırıcılık. Kabir azabından koruyan kefenden (hem de ısrarla) ya da kilisenin cennetten arsa sunan endüljans‘ından bir farkı yok.


wikizeroo

Atatürk üzerinden, Osmanlı üzerinden, şehitler üzerinden, baş örtüsü üzerinden, ünlüler üzerinden kendine siyaset ya da şöhret devşirenleri gördük/görüyoruz. Yüzsüzlük abidesi çirkinlikler..

Yukarıdaki dolandırıcılığı yapanlar ise Dini, sözüm ona sağlık ve cinsel ürün ticareti için kullanıyorlar.

Gösteriş sakalı yahut fesi ile gezenlerin çoğunun, kendileri açısından bir sorun yok. Para ya da şöhret varsa, Her Şey yapabilirler.

Bazı beyinlerinin haysiyet bölgeleri, 16300 küfür geldi diye seviniyor bunu biliyoruz. N’apalım bunlar da evrimin yanlış mutasyonları -yahut Allah öyle yaratmış- deyip geçiyoruz..


Benim takıldığım nokta şu;

  1. 1646’da Sigaraya fetva veren Şeyhülislam Bahai Efendi diyelim ki zararlarını bilmiyordu.. Son 50 yıldır sigaranın zararını bilmiyorduk denilebilir mi?
    Diyanet, sigarayı haram ilan etmek için 17 Şubat 2019’a kadar beklediği gibi, Dini ticarete alet edenleri uyarmak, diğer devlet kurumlarını harekete geçirmek için 50 yıl daha bekleyecek herhalde(?)
  2. Dingo’nun Ahırında geziyormuş misali, elini konulunu sallayarak  TÜRKSAT uydusu üzerinden suç işlenirken, bu kanallara lisans veren görevliler; kendi cihazları üzerinden yasalara aykırı Nitelikli Dolandırıcılık yapıldığını görmemek için, her sabah bi at alıp mesai bitimine kadar tura mı çıkıyorlar acaba?
  3. RTÜK, muhalif gazetecileri mimlemeye uğraşmaktan, filmin 27. dakikası 39. saniyesinde arka planda bi yazı var mı diye incelemekten yahut daha kutsal başka görevlerinin yoğunluğundan, 7/24 ve Ulu Orta suç işleyenleri görmüyor galiba(?)

Büyük Çalmak: Telekom

  • Sigortasız işçi çalıştırmak suçtur. Fakat devlet ölümüne! aylarca çalıştırır ve sigorta primini yatırmaz.

 

  • Ankaralılar hala eğilerek yolcululuk yapıyor mu bilmiyorum ama minibüslerde ayakta yolcu almak yasaktı bir dönem. Aynı Ankara’da belediye otobüsüne ayakta binerseniz sorun olmaz.

 

  • Şennur teyze, çocuğu kaza yaptığı için kredisini aksatır, bi şekilde toparlayamaz ve evine haciz gelir.

 

    • QWERTY Belediyesi X² Milyon TL’lik borcunu ödememiştir ama garibim! başkanı her sabah kravat takıp, traş olduğu için Milyonluk Audi’ye biner. (Passat’a mı binsin ama, yazık).

 

 

  • Şevket dayının 3 çocuğu vardır ama evini ancak 2 katlı yapabilmiştir, uzun zaman sonra imkan olur bi kat daha çıkar. Ama ASDFG maddelerini ihlal ettiği için ruhsattan ceza yer

 

 


 

“Türk Telekom” adında bir soygun

Sondan başlayalım: 31 Ocak 2019
Türk Telekom 1.4 milyar lira zarar açıkladı

Başa gidelim:
Tartışmalı bir ihale sonrası, milyonlarca eve ulaşmış bir ağın sahibi 6,5 milyar dolara, Oger’in oldu.

Elbette bu rakam için bankalardan kredi aldı.

Devir sonrası ev telefonlarına o kadar zaman yaptı ki, o bizimkiler ve çevredeki başka aileler hemen o ay telefonu kapattırdı. Allah’tan Nokia tkz 3330’lar devreye girmişti.

Yani CEBİNDEN neredeyse hiç para çıkmadan ilk taksiti ödedi.

Kullanıcılara “Müjde!.. “ diye başlayan cümlelerle ZAMlar yaptı. (Bkz: Müjde Kota Kaktı! // e ama 6 Mbit ~70 TL oldu ¿ )
// Bu arada TeaKolik’e de HELAL olsun. 13 Yıldır devam ediyormuş.

Birinci taksiti ödedi ama ikincisini ödemedi. Sonra bunun için de kredi aldı. Fakat bu kez de krediyi ödemedi.

Amma ve Lakin

Bu sürede Oger grubu, Telekom üzerinden 5.7 Milyar doları kendi Cebine indirdi. Hatta net bilinen rakamla 3.1 milyar doları da yurt dışına çıkardı.

Kasım 2018:

Takvimler 2018’i gösterirken,  44+ Milyon Aboneye ulaşan Türk Telekom, Borçlarını ödemediği için Bankalara devroldu.  Yılın 9 ayında 15 MİLYAR TL gelir ve 6.2 Milyar TL Net Kar elde etmişken, nasıl oldu ise 2018 yıl sonu itibariyle 1.4 Milyar TL ZARAR açıkladı.

Bu kadar kar edip, bu kadar zarar etmek Hakikaten Büyük Başarı(!?)

Oger’in Büyük Çalma Metodu:

Büyük ihaleye gir. Çekinmeden arttır ihaleyi al.

İhale parasını kredi çek.

Krediyi ödeme.

Çok sıkışırsan, müşterilerine zam yap, gelen para ile biraz ödeme yapıp borcu yapılandır.

Şirketin Kar paylarını cebe indir.

Elindeki büyük şirketi teminat gösterip başka krediler çek. Ama onları da ödeme.

Nihayet borçlarına karşılık şirketi elinden alsınlar.

Bu süreçte 5-10 milyar dolar, cebellezi.

 


Görsel: Canan Anderson

Akıllı Termostat AHMT v10.-1: Byte ve Int ile tanımlama

Önceki bölümler için bkz:
Akıllı Termostat AHMT v10.-2 W ve Ultrasonic HC SR04
Isı, hareket ve zamana duyarlı termostat yapalım: AHMT

Görsel

Eksi 1)

Son yazının sonunda, netteki örneklerin çoğunun aksine, int yerine const byte kullandığımızdan bahsetmiştik. Şimdi o kısmı bi tık açmaya çalışalım.

malum bir bit; 0 ya da 1 olabilir.
Atıyorum iki adet biti farklı kombinasyonlarda kullanarak 4 farklı şeyi, mesela bazı harfleri de kast/ifade edebiliriz.
00 = Mavi = A = 45
01 = Gökyüzü = B = 90
10 = Bulut = C = 135
11 = Güneş = D = 180

elbetteki bu 4 seçenek yeterli değil.
büyük harf, küçük harf, rakam, nokta, virgül derken ortalama bir kitap yazmak için bizi ancak 7-“8″ hane paklar.
yoksa?  Evet BYTE.

Byte ile elimizde 8 hane var:  |0|1|0|1|0|1|0|1|

Modüler aritmatikten hatırlayacak olursak, ikilik tabanda sekiz basamaklı yazabileceğimiz en büyük sayı 11111111 bunu 10’luk tabana çevirelim bakalım neymiş: 127 126 125 124 123 122 121 120

128 + 64 + 32 + 16 + 8 + 4 + 2 + 1 = 255

Demek ki.. 8 bit = 1 BYTE içine 255’e kadar olan sayıları tanımlayabiliyorum..

Peki 1 byte değil de 2 byte içine yazabileceğimiz en büyük sayı ne acaba?

1 + 2 + 4 + 8 + 16 + 32 + 64 +128 + 256 + 512 + 1024 + 2048 + 4096 + 8192 + 16384 = 32768

Hani o sağda solda Ezbere gördüğümüz rakam buradan geliyormuş demek ki 😉

1 BYTE içindeki her bit’in değeri 1 olsa, bununla yazabileceğimiz en büyük sayı:
|1|1|1|1|1|1|1|1|  yani Onluk tabanda 255

2 BYTE içindeki her bit’in değeri 1 olsa, bununla yazabileceğimiz en büyük sayı:
|1|1|1|1|1|1|1|1|1|1|1|1|1|1|1|1| yani Onluk tabanda 32768

 

Geçen yazıdan bir alıntı yaparak Arduino kodlarımıza dönelim;

int sesver = 3;

yerine

cost byte sesver =3;

kullanmış olduğumuza dikkat edin 😉


const byte sesver = 3, sesal = 4;
int sure;
float mesafe;

Tercih etmediğimiz ilk haliyle kullanmış olursak;
int sesver = 3; dersek SRAM’de 2 Byte yer tutacak demek. Ki örneğin mevcut Arduino Nano’daki SRAM‘in toplam kapasitesi 2 KB.

Şu an için Hiç bir sorun olmaz elbet ama kodlar ve değişkenler arttıkça Metrobüsteki “*Bir* adım ilerler misiniz” meselesine dönerse olay, bu bilgi aklınızda olsun 😉

Bu arada 32768’den daha büyük sayılar da lazım olacak. Böyle durumlarda negatif işaretli -32768 gibi sayılara yer ayırmaktansa, pozitif tarafta 65536’da kadar gidilebilir.
Bunun için  unsigned int kullanmak faydalı olabilir.

Yok bu da kesmedi ise; unsigned long ile çitayı 4,294,967,295 kadar çıkarabilirsiniz 😉

Böyle büyük sayılarla işim olmaz demeyin. Diyelim bi yerde (atıyorum, çok hızlı ve arda ada gelen mesajların karışmaması için) Mili Saniye saydırmanız gerekti;
byte j ile tanımlanmış j‘nin değeri, neredeyse başlamadan 255’e ulaşacak ve oradan Geri saymaya başlayacağı için curcuna çıkacaktır.
Benzer şekilde int k ile tanımlanmış k‘nın değeri, 33. saniyeden itibaren Halil Sezai + Linet moduna geçecektir 😉

 


Müziğe dönüşmek!

Coinmarketcap araçları #12 – tarihsel enstantane

#1, #2#3#4#5#6#7#8#9#10, #11


Daha önce de geçen ve son yazıda linki bulunan Küresel Grafikler bize bir resim sunmuştu. Bunun biraz daha detayına inmek istersek, tarihsel verilerin anlık görüntülerine ulaşabiliriz.

Historical Snapshots

 

Şimdi biraz zamanda yolculuk yapalım 😉
~Tam 1 yıl önce tablo şöyleymiş:

 

Bugüne ait tablo ise şöyle:

 

Yalnız böyle kıyaslaması zor olacak sanırım.. Yan yana görelim en iyisi.

Sıralamada dikkat çekici değişiklikler olmuş.

EOS 12. sıradan 5. sıraya yükselmiş. Ki çok güzel bir başarı bence. EOS son düşüşlere rağmen hala parlak.
Stellar 10. sıradan 6. sıraya yükselmiş. Bu da güzel. Sanırım Hız çok şey kazandırıyor.
Tron 19. sıradan 10. sıraya yükselmiş. Gayet güzel. Yeni anlaşmalar bekliyoruz..

Birileri çıkıyorsa elbet birileri de yerini kaybedecek.

IOTA 7. sıradan 12. sıraya düşmüş. Eh.. Daha fazla etkinliğe katılmaları gerek
NEM 8. sıradan 16. sıraya düşmüş. New Economy Movement.. adı yeter 😉 bu sırada olması üzücü.
Dash 9. sıradan 15. sıraya düşmüş. Can sıkıcı biraz.
NEO 13. sıradan 18. sıraya düşmüş. Sanki ters yönde hareket bekleniyordu.

Bunların dışında ilk 20’de olup şimdi ilk 20’de olmayanlar ve listeye yeni girenler var.

QTUM 14. sıradan 27. sıraya gerilemiş.
BitoinGold 15. sıradan 24. sıraya düşmüş. // “Bence” daha fazla da düşebilir.
Verge 17. sıradan 43. sıraya hayli dramatik bir düşüş yaşamış. // Ki bunda yazılımsal hataların ve vaatlerin gerçekleşememiş olmasının etkisi var yüksektir sanırım.
BitConnect 18. sırada bulunurken Uruguay’a gitti 🙂

 

 

Lisk 20. sıradan 34. sıraya gerilemiş
ICON 21. sıradan 42. sıraya düşerek sırasını ikiye katlamış 🙂

Listeye yeni girenler arasında başı çekenin Tether olması, umarım coin severlerin StopLoss kullanmayı alışkanlık haline getirdiğinin göstergesidir. Coşku esnasında USDT’ye ne gerek var mantığı ile geçen yıl listede yok idiyse, yarın bir yükseliş olduğunda USDT ve benzerleri yukarılarda yoksa, pek akıllanmış sayılmayız.


Bu arada; Tether’in karşılık bulundurmadığı, çeşitli denetleme kurumlarının ofislerinde arama yapacağı vb. söylentiler ile düşüş hareketinin zamanlaması manidar.
Kişiler, Bitcoin’i satıp Ethereum’a geçse ne olacak ki, o da düşecek.
Bir sonraki yükseliş zamanında, oynaklığı çok daha az olan bir varlığa endeksli coinler hakkında söylentiler çıkarsa, düşüşün habercisi olabilir. Aklınızda olsun.

BitcoinCash SV şu an listede ancak BitconCash ABC ile aynı anda bu listede kalabileceğini sanmıyorum. BitcoinGold gibi orta-uzun vadede ikisinden birisi sıralamada 40’ların altına düşecektir.

BinanceCoin arkasındaki borsanın gücü ile ilk 14’e girecek seviyeye gelmiş durumda. Yakın zaman içince malum Binance Merkezsiz yapıya geçiyor. Bu gayet güzel bir gelişme. Bu geçiş başarıyla gerçekleşirse bu, BinanceCoin’in fiyatına ve listedeki sıralamasına da pozitif yönde etki edebilir.

Maker hakkında bir bilgim yok.
Zcash gereğinde fazla şişirilmiş gibi geliyor. Bu listede yer almasının nedeni, üst tarafındakilerin düşmesi bile olabilir belki.
Waves daha güzel yerlerde olabilir belki, ama kullanıcı deneyimine uzak duruşları ister istemez kullanıcı sayısını etkiliyor olsa gerek.


Yatırım Tavsiyesi Değildir
Yapacak Olduğunuz İşlemlerin Tüm Sorumluluğu Kendinize Aittir
Görseller: CoinMarketCap logo ve ekran görüntüleri